23 Kasım 2009 Pazartesi

SU KEMERİ BENZETMESİ




İskoç Kimyacı A.G. Cairns-Smith kitabı Hayatın Kaynağına Dair Yedi İşaret’te bir su kemeri benzetmesinden faydalanarak ek bir noktaya parmak basar. Yontulmamış taşlardan ve harçsız yapılan bir kemer hiçbir yerden destek almasa da dengeli bir yapı olabilir ancak indirgenemez karmaşıklıktır. Eğer taşlardan bir tanesi yerinden sökülürse kemer yıkılır.

O halde bunun ilk inşası nasıl yapıldı?

Bunun bir yolu sağlam bir taş yığınının etrafına kazık döşemek ve ardından dikkatlice kazıkları teker teker çıkarmaktır. Daha genel bir tanımla bir parçasının eksiltilmesiyle ayakta kalamaması anlamında indirgenemez olan birçok yapı vardır ancak bu yapılar sonradan çıkarılan ve bir daha gözükmeyen iskelelerin yardımıyla inşa edilir. Yapı bir kez tamamlandığında iskele güvenle kaldırılabilir ve yapı sabit kalmayı korur.

Evrimde de böyle olur. İncelediğiniz organ ya da yapı canlının atalarında var olan ancak artık gerek duyulmayan bir iskele sayesinde oluşmuş olabilir.

İndirgenemez karmaşıklık yeni bir fikir değildir ama tabir yaratılışçı Michael Behe tarafından 1996’da uydurulmuştur. Bu zat yaratılışçılığı biyolojinin yeni bir alanına taşımakla itibar kazanmıştır (Eğer itibar doğru bir deyişse). Biyokimya ve hücre biyolojisi. İyi bir örnek vermeye en yaklaştığı an (ki bu hala kötü bir örnektir) bakterisel kamçı motoru konusudur.

Bakterisel kamçı motoru bir doğa harikasıdır. İnsan teknolojisinin dışında bağımsızca bir eksen çevresinde döndüğü bilinen tek aks örneğidir. Kamçı ince bir pervanedir ve sayesinde bakteri suyun içinde oyuklar açarak yol alabilir. ‘yüzmek’ değil de ‘oyuk açmak’ diyorum çünkü varoluşun bakterisel ölçeğinde su çok daha farklı bir etkidedir. Daha çok pekmez, jöle hatta kum gibidir.

Behe tek bir doğrulama, açıklama ve ayrıntıya rağbet etmeden bakteri kamçısının indirgenemez karmaşıklık olduğunu açık bir biçimde beyan eder. Bundan başka ilgili biyolojik literatürün sorunu es geçtiğini iddia eder. İddiasının yanlışlığı ayrıntılarıyla ve (Behe için) utanç verici bir şekilde 2005’de Pensylvania’da bir mahkemede belirlenir. (Mahkeme kayıtlarına ulaşmak için tıklayınız). Bu mahkemede Behe, yerel bir devlet lisesinin fen müfredatına “akıllı tasarım”ı dayatmaya çalışmış bir grup yaradılışçının namına uzman bilirkişi olarak ifade vermişti. Birazdan göreceğiniz şekilde bu Behe’nin duruşma sırasında çektiği tek utanç değildi.
Bu mesele Brown üniversitesinde görev yapan Kenneth Miller tarafından ustalıkla ele alınmış ve böylelikle akıllı tasarım’ın en inandırıcı intikamı alınmıştır. Üstelik bu intikamın önemi küçümsenemez çünkü Miller dindar bir Hıristiyan’dır.
Miller bu meselede dikkatimizi üçüncü tip salgılayıcı sistem (ÜTSS) isimli bir mekanizmaya çeker. Bu sistem parazit bakterilerin konak organizmaları zehirlemek için kullandıkları sistemlerden biridir. ÜTSS’nin yapısını oluşturan protein molekülleri kamçı motorunun parçalarıyla oldukça benzeşir. Yani bu sistemin parçaları kamçı motor evrim geçirdiğinde yeni ama bütünüyle farklı olmayan bir işlevi benimsemek zorunda kaldılar.

Açıkça görülüyor ki kamçı motorun yaşamsal önemi olan parçaları kamçı motor evrim geçirmeden önce zaten vardı ve çalışmaktaydı.

Elbette daha fazla çalışma yapmak gereklidir ve yapılacağından eminim. Bu gibi çalışmalar eğer bilim adamları akıllı tasarım teorisi gibi tembel bir sonuçla tatmin olup cesaretlenmeselerdi asla yapılamazdı.

İşte hayali bir ‘akıllı tasarım kuramcısının’ bilim adamlarına gönderebileceği bir mesaj “Bir şeyin nasıl çalıştığını anlamazsanız bunu dert etmeyin. Tek yapmanız gereken pes etmek ve ‘bunu Tanrı yapmıştır’ demek. Hatıraların beyne nasıl yerleştiklerini anlamıyor musunuz? Harika! Fotosentez oldukça kafa karıştıran bir süreç midir? Şahane! Lütfen sorunu çözmeye çalışmayın sadece vazgeçin ve Tanrı’ya başvurun. Sevgili bilim adamları sırlarınız üzerine gayret sarfetmeyin. Sırlarınızı bize getirin ki onları kullanalım. Değerli bilgisizliği araştırmalarınızla çarçur etmeyin. Bu şanlı boşluklara Tanrı’nın son bir sığınağı olarak ihtiyacımız var.”

St. Augustine’in epey aleni bir tabiri vardır: “Günah işlemenin farklı bir yöntemi vardır ki bu yöntem tehlikeye doludur. Bu merak hastalığıdır. Bize doğanın sırlarını keşfettirmeye çalışan ve keşfettiren budur ancak bu sırlar bizim kavrayışımızın ötesindedir. Merağın bize hiçbir faydası bulunmaz ve hiçbir insan öğrenmeyi umut etmemelidir.” (Freeman 2002’den alıntı yapıldı)

Behe’nin diğer gözde ve sözde ‘indirgenemez karmaşıklık’ örneklerinden birisi de bağışıklık sistemidir. Hikayeyi bizzat yargıç Jones’un sözleriyle aktarıyorum.

“Çapraz sorgulama esnasında Profesör Behe, 1996 senesindeki “bilim bağışıklık için asla evrimsel bir açıklama getiremeyecektir” iddiasıyla ilgili sorgulandı. Bağışıklık sisteminin evrimiyle ilgili elli sekiz bilimsel onaylı yayın, dokuz kitap ve birkaç immünoloji ders kitabı kendisine sunuldu; ancak bunların evrimi kanıtlamakta hala yeterli olmadığında açıkça ısrar etti ve bu savunması bence ‘yeterince sağlam’ değildi.”

Behe bu elli sekiz bilimsel onaylı yazının çoğunu anlamadığını itiraf etti.
İmmünolojinin ona ağır gelmiş olması hiç şaşırtıcı değildi. Daha az mazur görülebilen ise Behe’nin bu gibi araştırmaları verimsiz görüp azletmesiydi. Eğer hedefiniz gerçek dünyayla ilgili önemli gerçekleri keşfetmekten ziyade kolay aldanan halk ve politikacılar içinde propaganda yapmaksa elbette bunlar verimsiz çalışmalardır. Behe’yi dinledikten sonra şikayetçilerin avukatı Rothschild bir özet çıkarır:

“Minnettarız ki bağışıklık sisteminin kaynağının sorgusuna cevap arayan bilim adamları vardır…bu sistem güçten düşme ve ölümcül hastalıklar karşısındaki savunmamızdır. Bu kitap ve makaleleri hazırlayan bilim adamlarının çabaları hastalıklara karşı savaşmada bize yardım eder. Profesör Behe ve akıllı tasarım hareketinin bütünü bilimsel ve tıbbi irfanı ilerletmek adına hiçbir gelişme kaydetmedikleri gibi gelecek nesil bilim adamlarına kaygılanmamaları gerektiği nasihatini verirler.”

Amerikan Genetik Bilimci Jerry Coyne, Behe’nin kitabını eleştirirken konuyu şöyle ele alır: “Eğer bilim tarihi bize herhangi bir şey ispatlayacaksa bu, cahilliğimize Tanrı ismini vererek bir yere ulaşamayacağımızdır.”

Coyne Guardian’da akıllı tasarımla ilgili bir makale üzerine yorum yapmıştır:

“Neden Tanrı her şeyin bir açıklaması olarak kabul edilsin? Değildir. Bu bir açıklama noksanlığıdır, bir omuz silkmedir, ‘bilmiyorum’ demenin ruhsal ve ayinsel kılık değiştirmesidir. Eğer bir insan bir şeyi Tanrı’yla ilişkilendirirse genelde bunun anlamı bu kişinin elinde bir ipucu olmamasıdır. Böylelikle bu bilinmezi erişilmez, çözülmez bir gök perisine dayandırır. Bu yaşlı adamın nereden geldiğinin açıklaması talep edin. Büyük ihtimalle bu yaşlı adamın her zaman var olduğunu ya da hep doğanın ötesinde olduğunu söyleyen hayal meyal, sahte felsefi bir yanıt alacaksınız. Lakin bu yanıt elbette hiçbir şeyin izahı değildir.”

Evrim geçirmiş organlar genelde akıllıca ve güçlüdürler, aynı zamanda açıklayıcı kusurları vardır. Bu eğer evrimsel bir geçmişleri varsa tam da beklememiz gerekendir ancak tasarlanmışlarsa tam anlamıyla beklenmedik bir durumdur. Sırt ağrısından fıtığa, sarkık rahimden sinüs iltihaplarına kadar çoğu insani rahatsızlığa karşı hassasiyetimiz doğrudan doğruya şu anda dik yürüyen bedenimizin, dört ayak üzerinde durmayı terk etmek için milyonlarca yıldan fazla süredir şekil değiştirmiş olmasından kaynaklanır.

BOŞLUK İBADETİ (BİLGİ BOŞLUKLARINA TAPMAK)

Profesör Richard Dawkins'in ' Tanrı Yanılgısı' kitabından bazı bölümler;


İndirgenemez karmaşıklığın detaylı örneklerini bulmaya çalışmak aslen bilimsel bir ilerleme yöntemi değildir. Mevcut bilgisizlikten kanıt çıkarmaya çalışmaktır.

Yaratılışçılar günümüzün bilgi birikiminde boşluklar bulmak için can atarlar. Eğer açık bir boşluk bulunursa bu boşluğu hükmen Tanrı’nın doldurma zorunluluğu olduğu addedilir.
Düşünceli (!) ilahiyatçılarımızı endişelendiren ise bilimin ilerlemesiyle bu boşlukların küçülmesi ve bunun sonucunda Tanrı’nın görevsiz ve sığınaksız kalma tehdidiyle karşı karşıya kalmasıdır. Bilim adamları farklı endişeler duyarlar. Cehaleti kabullenmek bilimsel atılımın başlıca görevlerindendir. Üstelik bilim adamları gelecekte zaferle sonuçlanacak araştırmaları göz önünde bulundurup bu tür bir cehalete sevinmelidirler. Arkadaşım Matt Ridley’in yazdığı gibi “ Bilim adamlarının çoğu önceki keşiflerinden sıkılmışlardır. Onları alevlendiren bilgisizliktir.”

Mistikler gizeme sevinirler ve gizemli kalmasını isterler. Bilim adamları gizeme farklı bir nedenle sevinirler bu onlara keşfedilecek bir şey sunar.
Dinin gerçekten de kötü etkilerinden biri de bize anlamadan tatmin olmanın bir üstünlük olduğunu öğretmesidir.

Yaratılışçıların fosil kayıtlarındaki “boşluklar” ile olan aşk meselesi tamamen boş olan ilahiyatlarını simgeler.
Yaratılışçılar fosil kayıtlarındaki boşluklara bayılırlar tıpkı genel anlamda boşluklara bayılmaları gibi.

Bir çok evrimsel geçiş kademeli olarak değişim geçiren ara fosillerin daha kısa ya da uzun süreli serileri sayesinde açıkça belgelenmiştir. Bazıları belgelenmemiştir ve bunlar şu ünlü “boşluklardır”. Michael Shermer’in de zekice belirttiği üzere;
'Eğer yeni bir fosilin keşfi bir boşluğu temizce ortadan ikiye ayırırsa yaradılışçı artık iki kat fazla boşluk olduğunu iddia edecektir.' Böylece evrimsel geçiş yok farzedilir ve Tanrı’nın müdahalesi hükmen kazanır.

İMKANSIZLIK DAĞINA TIRMANMAK



Profesör Richard Dawkins'in akıllı tasarım, rastlantısallık ve doğal seçilim konusundaki görüşleri;

Yaratılışçı “mantığı” hep aynıdır. Bazı doğal olayların rastlantısal olarak var olması istatistiksel olarak çok imkansızdır ve ilaveten bu olaylar genelde çok karmaşık, çok güzel, çok huşu uyandırıcıdır. Bu yazarların rastlantısallığa sunabildikleri tek alternatif tasarımdır. Bunların hepsi bir tasarımcı tarafından yaratılmış olmalıdır. Ve bilimin bu hatalı mantığa yanıtı da hep aynıdır;

Rastlantısallığın tek alternatifi tasarım DEĞİLDİR.

Doğal seçilim daha iyi bir alternatiftir. Aslında tasarım daha en başında gerçek bir alternatif değildir çünkü çözdüğü sorundan daha büyük bir sorun doğurur:

Tasarımcıyı kim tasarladı?

Rastlantısallık ve tasarım her ikisi de ihtimalsizliğin çözümü olarak başarısızdırlar çünkü biri başka bir sorun doğurur, diğeriyse sorunu kısır döngüye çevirir.
Doğal seçilim gerçek bir çözümdür. Şimdiye kadar sunulmuş yegâne işleyen çözümdür. Ve yalnızca işleyen bir çözüm değil aynı zamanda müthiş bir şıklığın ve gücün açıklamasıdır.

Doğal seçilim ihtimalsizlik problemini küçük parçalara ayıran birikimli bir süreçtir. Bu küçük parçaların her biri belli belirsiz imkansızdır ama binlerce yıllık zamanlar hesaba katıldığında o kadar ket vurucu bir durum değildir. Bu belli belirsiz imkansız sonuçlar bir yığın oluşturduğu takdirde bu yığının sonuç ürünü gerçekten çok ama çok imkansızdır, o kadar imkansızdır ki rastlantısallığın menzili dışına çıkar.

Yaratılışçı esas sonucu tamamen es geçer çünkü istatistiksel ihtimalsizlik oluşumunu bir kerelik eşsiz bir sonuç olarak görmekte ısrar eder. Birikimin gücünü idrak edemez.

İhtimalsizlik dağına tırmanmak’ta konuyu bir mesel yardımıyla izah ettim. Dağın bir tarafı tırmanılması imkansız dik bir kayalıktır ancak diğer tarafta zirveye doğru yumuşak bir eğim bulunur. Dorukta karmaşık bir makine vardır, bu bir göz ya da bakterisel kamçı motoru olabilir. Böyle bir karmaşıklığın parçalarının kendiliğinden birleşebilmesi mantıksız görüşü dağın eteğinden doruğa sadece tek bir sıçrayışla sembolize edilmiştir. Evrim bunun aksine dağın diğer tarafında bulunur ve zirveye kadar yumuşak eğimi kullanarak emekler: Kolay! Doruğa bir sıçrayışla erişmek yerine yumuşak eğimi ağır ağır tırmanma prensibi oldukça yalındır, insan bir Darwin’in sahneye çıkarak bunu keşfetmesinin neden bu kadar uzun sürdüğüne şaşırmadan edemiyor.

Yaratılışçılar imkansızlık dağının yıldırıcı dik kayalığı dışındaki her şeye kör kalırken gerçek yaşam imkansızlık dağının diğer tarafındaki yumuşak eğimlerin arayışındadır.

İhtimalsizlikten kanıtı kendi lehlerine kullanmayı deneyen yaradılışçılar biyolojik adaptasyonu daima sonucu belli olmamış bir “ya büyük piyango, ya elde var sıfır” bulmacası olarak sayarlar. Bu safsatanın diğer bir adı da “indirgenemez karmaşıklık” tır.
Darwin “Türlerin Kökeni”nin bir bölümünü “değişiklik geçiren nesil kuramındaki anlaşmazlıklar” konusuna ayırmıştır.
Bu kısa bölüm o zamana kadar ileri sürülmüş bu sözümona anlaşmazlıkların her birini önceden kestirmiş ve günümüz için etkisiz hale getirmiştir.
En zorlu sorular Darwin’in “aşırı kusursuz ve karmaşık organları” dır ki bunlar bazen hatalı bir mantıkla “indirgenemez karmaşıklık” olarak tanımlanmıştır.
Darwin gözün özel bir sorun çıkardığını belirlemiştir:
Gözü, farklı mesafeleri odaklamaya, farklı miktarlardaki ışığı içeri almaya ve küresel ve renksel sapmaları düzeltmeye yarayan eşsiz düzeneklerinin hepsiyle ele aldığımızda bu organın doğal seçilimin etkisiyle meydana gelmiş olma olasılığı dürüstçe itiraf ederim ki bana son derece saçma geliyor

Yaradılışçılar bu ifadeyi sinsice tekrar tekrar vurgularlar. Darwin’in konuyla ilgili diğer yorumlarını asla vurgulamadıklarını söylemeye bile gerek yoktur. Darwin’in oldukça rahat görünen bu itirafı aslında tumturaklı bir hiledir. Bu şekilde rakiplerini tam karşısına almayı ve zamanı gelip de yumruğunu attığında en güçlü etkiyi vermek istemişti. Bu yumruk elbette ki Darwin’in gözün kademeli olarak nasıl evrim geçirdiğini basitçe izah etmesiydi.
Darwin “indirgenemez karmaşıklık” ya da “imkansızlık dağına çıkan yumuşak eğim” ifadesini kullanmamış olabilirdi ancak her ikisinin de temelini açıkça anlamıştı.

‘Yarım gözün faydası nedir?’ ve ‘ Yarım kanadın faydası nedir?’ sorularının her ikisi de ‘indirgenemez karmaşıklık’ kanıtının tanımlamasıyla ilgilidir.

Göz lensi ameliyatla çıkarılmış bir katarakt hastası gözlükleri olmadan net göremez ancak bir ağaca çarpmayacak ya da bir uçurumdan düşmeyecek kadar iyi görür. Bir yarım kanat gerçekten de bir tam kanat kadar iyi değildir ancak hiç kanat olmamasından kuşkusuz daha iyidir. Bir yarım kanat bir ağaçtan ya da belli bir yükseklikten düşüşünüzü hafifleterek hayatınızı kurtarabilir. Ve bir kanadın yüzde 51’lik bölümü biraz daha yüksek bir ağaçtan düştüğünüzde sizi kurtarabilir. Bir kanadın hangi oranda bölümüne sahip olursanız olun düştüğünüzde hayatınızı kurtaracağı bir yükseklik vardır ki buna göre biraz daha küçük bir kanatçık aynı düşüşte size fayda sağlamayacaktır. Ormanlar havada süzülen ve paraşüt yapan hayvanlarla doludur ve bunlar pratikte 'İmkansızlık dağı' nın özel eğiminden yukarı tırmanan her adıma örnek teşkil eder.

Yassı solucanın tüm mantıklı ölçümler dahilinde yarım insan gözünden daha düşük yetenekte bir gözü vardır. Nautilus yassı kurt ve insan arasında orta düzeyde bir göze sahiptir. Nautilus’un iğne deliği kamera gözü gerçek bir görüntü elde eder ancak bizimkisine kıyasla bulanık ve karanlık bir görüntüdür. Aklıselim hiç kimse inkar edemeyecektir ki omurgalıların ve diğer birçok canlının bu gibi gözlere sahip olması gözsüz olmaktan çok daha iyidir ve dolayısıyla bu varlıkların tümü imkansızlık dağının yamacı boyunca uzanırlar. Bizim gözümüz ise zirveye çok yakındır. En tepede değildir ama buna çok yakındır.

Böylece gözlerin ve kanatların kesinlikle indirgenemez karmaşıklık olmadığını gördük.

Burada eğitici bir hikayemiz vardı ve bize şu fikri verdi:
Hiçbir şeyin indirgenemez karmaşıklıkta olduğunu beyan etmeyin; bununla ilgili olasılıklar şu yöndedir ki ya ayrıntıları yeterince özenle incelememişsinizdir, ya da yeterince özen gösterdiğinizi zannetmişsinizdir.

20 Kasım 2009 Cuma

BÜYÜK DUA DENEYİ



Oxford Üniversitesi Profesörü Richard Dawkins'in Tanrı Yanılgısı Kitabından bir pasaj:


BÜYÜK DUA DENEYİ

Dua deneyi eğer eğlendirici olmasaydı acıklı olduğunu düşüneceğimiz bir mucize incelemesidir: Hastalar için dua etmek onları iyileştirir mi?

Fizikçi Russel Stannard dua etmenin hastaların sağlığını iyileştirdiği görüşünü deneysel olarak sınamak için (elbette) Templeton vakfının sermayesini sunacağı bir girişime ağırlığını koydu;

Tam anlamıyla rastgele seçilen hastalar belirlenir. İlk grup denek grubu (dua edilenler), diğeriyse kontrol grubu olarak belirlenir (dua edilmeyenler). Ne hastalar ne doktorlar ne de denekler hangi hastalara dua edileceğini ya da hangilerinin kontrol grubu üyesi olduğunu bilmez. Ancak deneysel duayı edenlerin her kim için dua edeceklerse isimlerini bilmeleri gerekir. Aksi takdirde belirlenen kişiler haricindeki ilgisiz kişiler için dua etmenin ne anlamı olurdu? Ancak duacılara hastaların yalnızca ön ismi ve soyadının ilk harfini vermek yeterlidir. Görünüşe göre bu sayede Tanrı doğru hastane yatağının yerini tam olarak saptayabilecekti.

Böylesi deneyler yapma fikri başta dalga geçilmeye son derece açıktır ve beklenildiği gibi bu proje de bu olumsuzlukları yaşamıştır. Tüm alayları cesurca göğüsleyen araştırmacı grubu hiç yılmadan çalıştı ve Boston yakınlarındaki Zihin/Beden Tıbbi akademisindeki Dr. Herbert Benson önderliğinde 2.4 milyon dolarlık Templeton sermayesi harcandı. Dr. Benson ve ekibi altı hastanedeki 1802 hastayı gözlemledi ki bu hastaların hepsi koroner by-pass ameliyatı geçirmişti. Hastalar üç gruba ayrıldı. Birinci grup dua aldı ve bunu bilmedi, ikinci grup (kontrol grubu) dua almadı ve bunu bilmedi, üçüncü grup dua aldı ve bunu bildi. Grup 1 ve 2 kıyaslaması duaların etkisini sınamak içindi, Grup 3 birinin dua ettiğini bilmenin ortaya çıkarabileceği psikosomatik etkileri test etmek içindi.

Duacılar üç kilise cemaatinden oluşuyordu; Minessota, Massachusetts ve Missouri, bu üç kilisenin konumu hastanelerden oldukça uzaktı. Tüm duacılara dualarının içine şu cümleyi de katmaları söylendi: “çabuk, sağlıklı bir iyileşme ve komplikasyon olmamasıyla birlikte başarılı bir ameliyat için”

American Heart Journal Nisan 2006 sayısında bildirilen sonuçlar oldukça belirgindi. Dua edilen ve edilmeyen hastalar arasında fark yoktu. Dua edildiğini bilenler, bilmeyenlere nazaran yan etkilerden daha fazla acı çektiler. Tanrı bu çılgın girişimi kınadığını göstermek için hafifçe cezalandırmış mıydı? Kendileri için dua edildiğini bilen hastaların sonuç itibariyle fazla stresten zarar görmüş olmaları daha olasıydı. Araştırmacılardan birisi Dr. Bethea şöyle demişti; “ Bu onları dua takımına çağrılacak kadar hasta mıyım düşüncesiyle kararsızlaştırmış olabilir”

Günümüz dava açma meraklısı toplumunda kalp rahatsızlıklarından zarar gören bu hastaların deneysel dua aldıklarını bilmelerinin bir sonucu olarak Templeton vakfı aleyhinde eylem niteliğinde bir dava açmaya yeltenmiş olabileceklerini umut etmek fazla mıdır?

Bu araştırmanın ilahiyatçılarca kınanması hiç şaşırtıcı değildi çünkü bu deneyin dinle dalga geçme kapasitesi vardı.

Oxford’lu ilahiyatçı Richard Swinburne bu başarısızlığın ardından yazdığı yazısında şu bağlamda araştırmaya karşı çıktı; “ Tanrı dualara yalnızca iyi sebepler dahilinde cevap verir”
Swinburne raporunun diğer kısmında Tanrı tarafından yönetilen bir dünyada acı çekmenin hak verilecek bir yönünü bulmaya çalışır. “ Acı çekmelerim bana cesaretimi ve sabrımı gösterme fırsatı sunar. İyi bir Tanrı acı çekmenize üzülse de en çok ilgilendiği şey kesinlikle her birimizin sabır ve büyüklük göstermemizdir. Bazı insanların kendi iyilikleri için berbat bir şekilde hasta olmaları gerekir ve bazı insanlar ise diğer insanlara önemli seçimler sağlamaları için hasta olmaya ihtiyaç duyarlar.”

Bu gülünç usavurma (muhakeme) eseri teolojik zihnin aşırı tipik bir örneğidir.

Swinburne’ün makalesinin ilerleyen bölümlerinde tipik bir ilahiyatçı mantık daha göze çarpar. Emin bir tavırla şu fikri öne sürer; eğer Tanrı varlığını kanıtlamak isteseydi kalp hastalarından oluşan karşıt iki grubun iyileşme istatistiklerini belli belirsiz etkilemekten daha iyi yollar bulurdu. Ama Swinburne en sonunda ağzındaki baklayı çıkarır: “Ancak zaten Tanrı’nın varlığına dair yeterli kanıt mevcuttur ve bu kadar çok kanıt bizim için iyi olmayabilir”
Çok fazla kanıt bizim için iyi olmayabilir! Tekrar okuyun. Çok fazla kanıt bizim için iyi olmayabilir! Bu arada Richard Swinburne İngiltere’nin en itibarlı ilahiyat profesörü ünvanının sahibidir ve İngiliz Akademisi’nin bir üyesidir.

Araştırmadan olumlu bir sonuç elde edilebilirdi. Ve eğer öyle olsaydı tek bir din savunucusu hayal edebilir misiniz ki bilimsel araştırmanın dinsel meselelerle ilgisiz olduğu temeline dayanıp bu sonucu reddetsin? Elbette hayır.

Araştırmanın olumsuz sonuçlarının inançlarını sarsmadığını bildirmek gereksizdir.
Deney duacılarının bir kısmını sağlayan Missouri ibadet hizmetleri müdürü Bob Barth şöyle bir yorum yapmıştı; “ İnançlı bir insan bu araştırmayı ilgi çekici bulabilir fakat biz zaten çok uzun zamandır dua ediyoruz ve bunun işe yaradığını biliyoruz. Bu deney dua ve dinsellik araştırmasının yalnızca ilk adımıdır” Evet doğru: Duanın işe yaradığını inancımız yoluyla biliriz, o halde eğer bunu kanıtlamayı başaramazsak istediğimizi sonucu alana kadar yılmadan çalışmaya devam ederiz...

19 Kasım 2009 Perşembe

AKILLI TASARIM- EVRİMSEL TASARIM


Prof. Dr. Ali Demirsoy’un Bilim ve Ütopya dergisinde (2009 Sayı: 185 P. 18) yayınlanan Akıllı Tasarım-Evrimsel tasarım başlıklı yazısından bazı bölümler:



Çocuk büyüten ve gecelerini uykusuz geçiren herkes şunun farkındadır. Çocuklar doğumu izleyen ilk birkaç ayda, bazen çok daha uzun süre gaz sorunu yaşayarak ailelerini ve kendilerini perişan ederler. Bu gaz ya anneden geçer ya da çocuğun sindirim sistemindeki tasarım hatasından kaynaklanır.

Bir evrimciye sorarsanız; ağaçtan ağaca atlarken anasının sırtına yapışarak her sıçrayışta sürekli gazını çıkaran bir canlının böyle bir sorunu olmamıştır. Bu nedenle primat yavruları gaz sancıları çekmez. Ne zaman ki doğal yaşamdan ve doğal evrim sürecinden ayrıldık bu sorun karşımıza çıktı. Ancak evrimsel yapısal değişim sosyal evrime ayak uyduramadığı için zamanında gerekli önlemler oluşamadı.

Bugün hangi çocuk doktoruna giderseniz gidin çocuğa bakmadan D vitamini de içeren bir ilaç yazıyor. Bunu muhakkak almalısınız diyor. Burada birisi yanılıyor ya doktor ya da doğaüstü güç. Çünkü akıllı tasarım olsaydı, ana sütü ile birlikte bu maddeler de verilmiş olurdu.

Ancak bir evrimciye sorarsanız; insan güneş ışığının çok yoğun olduğu Doğu Afrika’da evrimleştiğinden D vitamininin oluşması için ek bir kaynağa ihtiyaç duyulmamıştı. Ne zaman ki Kuzeye yayıldı, eksiklik ortaya çıktı. Demek ki bir enlemden başka bir enleme geçince akıllı tasarım akılsız tasarım haline dönüşmüş.

Aynı şekilde çocuk (yani hiçbir günah işlememiş bir varlık) doğar doğmaz başlayan neredeyse okula gidinceye kadar her ay tekrarlanan aşı furyasını hiç düşündünüz mü?
Hepatit-B, tüberküloz, çiçek, çocuk felci, kabakulak, kızamık, kızıl, zatürree, ishal, boğmaca; daha neler gelecek bilemiyoruz.

Bir evrimciye sorarsanız: Doğa kimseye öncelik ve farklı bir statü tanımamıştır. Her canlı gibi bizim de parazitlerimiz olacaktır. Doğada bulunan canlılar hiçbir canlının gözünün yaşına bakmaz. Hele hele Eşrefi Mahlukat gibi özel bir imtiyazı hiç tanımaz. Doğanın işletim sisteminde boş bulduğun yere yerleşeceksin, seni sınırlayan bir etken ortaya çıkıncaya kadar da sonuna kadar kullanacaksın. İnsanoğlu bunların bir kısmının çaresini bularak bu fırsatçıları tümüyle yok etti (çiçek hastalığı etmeni gibi) ya da hareket yeteneklerini iyice kısıtladı (bağırsak parazitleri, çocuk felci vb). Bir kısmının da henüz çaresini bulamadı (AIDS gibi).

Böylece evrimci size sonuç olarak şunu söyleyecektir; Hastalık ve kusurları önlemenin yolu yalvarmadan ve dualardan değil bilimsel araştırmalardan geçer.
Hemen hemen hiçbir işleve sahip olmayan 20 yaş dişlerimiz çoğumuzun korkulu rüyası olmuş, birçoğumuza kötü günler yaşatmıştır. Dogmatikler bunun için kem küm bir şeyler söyleseler de hiç kimse inandırıcı bir açıklamasını yapamamaktadır. İnançlara göre insan aynen yaratılmışsa, evrimleşmemişse 20 yaş dişleri de insanın başına bela olarak verilmiştir.

Ancak bir evrimciye sorarsanız; bu dişler otçul dönemde öğütme işinde kullanılıyordu, daha sonra omnivor (yani her şeyi yer) hale geçince, özellikle de yiyeceklerimizi pişirerek daha yumuşak hale getirince gerek kalmadığı için doğal seçilim ile ortadan kaldırma sürecine sokulmuştur. Evrim sabırlı ve sürekli bir işleyişin adı olduğu için de hemen ortadan kaldırılamamış zamana bırakılmıştır.
Elli yaşını geçmiş her erkeğin aklı prostatındadır. Çoğunluk doğru düzgün işeyemez, olur olmaz yerde işemeye kalkışır bu nedenle kana kana bir su bile içemez. Tuvaletin başında dakikalarca bekler. Eşeysel işlevler aksamaya başlar ve daha da vahimi prostat er ya da geç kanserleşmeye başlar.

Bir evrimciye sorarsanız o size der ki; Prostat bezi sahneye çıkarken ozmos yani su geçişlerini düzenlemek gibi bir görev için ortaya çıkmıştı. Ancak zamanla başka görevler de üstlenince aksaklıklar başladı. Eğer bir varlığı korkularından arındırmak için tasarım yapmış olsaydınız iki paralık bir sfinkter (kapak) ile bu sorunu çözerdiniz. Ancak evrim gelecek için plan kurmaz o anda elde bulunan imkanlar arasında en iyiyi seçmeye çalışır. Bu nedenle de evrim her zaman mükemmeli bulamaz.
Neredeyse her üç kişiden biri omurga rahatsızlığı çekmektedir. Diğer canlılara bakıyorsunuz beli kayan canlı yok gibi. İnsana eziyet niye?

Evrimciye sorarsanız; bir zamanlar dört ayak üzerinde yürüyen atalarımız ağırlığı tüm omurgaya dağıttığı ve onu da dört noktadan toprağa verdiği için böyle bir sorunla karşılaşmadı. Ancak iki ayağı üzerine kalkınca ağırlık merkezi 4.-5. omurların arasına yoğunlaştı. Burası da yeterince kasla desteklenmediği ve evrim mekanizması deneme yanılma yöntemi ile çalıştığı yani çok ağır işlediği için bu kadar kısa süre içinde gerekli önlemi geliştiremedi. Böylece öne uzattığımız bir kiloluk bir yük kaldıraç misali omurlara 20 kiloluk bir baskı oluşturdu.
Hemen hemen hiçbir hayvanda görülmeyen fıtık ve kasık fıtığı niye insanlarda görülüyor diye düşünebilirsiniz.

Bir evrimciye sorarsanız; bir zamanlar dört ayak üzerinde gezdiğimiz için iç organlar özelikle testislerin vücut dışına çıktığı kanala (inguinal kanala) basınç yapmıyordu; ne zaman ki iki ayak üzerine kalktık, iç organlar basınç yapmaya başladı. Özellikle belirli bir yaştan sonra bağırsaklar bu kanaldan dışarıya sarkmaya başlar.

Eskiye ait insan fosillerine bakıyoruz, çürük diş hemen hemen yok (biraz da erken öldüklerinden dolayı). Ancak ne zaman ki besinlerini öğütüp pişirmeye ve özellikle de tahılla beslenmeye başlıyorlar, o zaman diş çürükleri ortaya çıkıyor. Doğaüstü güç insanı vahşi bir hayvan gibi doğada dolaşsın diye mi tasarladı? Uygarlığa geçeceği ve geçişte yaşayacağı sorunlar tahmin edilemez miydi?

Akıllı tasarımcılara sormanıza gerek yok, çünkü onlar bulunan bunca insana ait fosili insan neslinin atası olarak kabul etmiyorlar. İnsanın zembille gökten indiğine inanıyorlar.

Ancak bir evrimciye sorarsanız; Tahılla beslenme, mayalanmaya bağlı olarak ağızdaki asidik tepkimelerin ve aşınmaların meydana gelmesini tetiklediği için diş çürümeleri meydana gelmiştir.

Akşam sabah hamdolsun verdiğin nimetlere diye dua ediyoruz. Bu kadar çeşitli yiyecek verdiği için. Peki doğada yaklaşık 400.000 bitki türü olmasına karşın niye daha çok çeşitli meyve veya sebze sunmadığını bir türlü aklımıza getirmiyoruz? Çünkü olandan başkasını düşünemiyoruz.

İnsan oluştuktan çok daha sonraki devirlere bakacak olursak bugün nimet olarak tanımladığımız sebze veya meyvelerin ve keza hayvanların hiç birini göremeyiz. Doğa elmayı, armudu, kirazı, kayısıyı, portakalı, şeftaliyi, mısırı, domatesi, salatalığı, kabağı, nohudu, şeker pancarını, karnabaharı, lahanayı, marulu, Montofon ineğini, Holstein ineğini, Legorn tavuğunu ve bugün kullandığımız onlarca ürünü bugünkü haliyle evrimleştirmemiştir. Ama her devirde evrim mantığına sahip insanlar olduğu için akıllı tasarım ürünü olarak belirtilen verimsiz varlıkları ıslah yoluyla (insani tasarımla) çok daha kullanılabilir ve verimli hale getirdiler. Siz domatesi, şeftaliyi ve yukarıda yazılan bitki ve meyveleri doğaya bırakın bir süre sonra asıllarına döneceklerdir. İnsan olmasaydı mısır bitkisi hiçbir zaman olmayacaktı. Doğa insanı düşünerek bunları evrimleştirmediği için bizim amacımıza en uygun şekli vermedi.

Sonuç olarak bir evrimciye göre: Doğal işletimin hatalarla dolu olmasında dolayı anormallikler örneğin poliployidi dediğimiz kromozom çoğalmaları nedeniyle bugünkü sulu ve iri meyveler oluşuyor ya da doğaüstü gücün bizden esirgediği kalıtsal kombinasyonları insanlar ıslah yoluyla kendisi yapıyor.

Sonuç olarak bir anlamda dünya tamamlanmamış bir tasarım olduğu için evrim sürmektedir. Eğer her şey mükemmel tasarlanmış olsaydı evrimleşmeye gerek duyulmayacaktı.

Tanrısal bir tasarımda ilk olarak basitini yapma, daha sonra kullana kullana daha etkilisini geliştirme gibi bir mantık olamaz. Bir taraftan Tanrı’nın her şeye kadir olduğuna ve deneme yanılma yöntemiyle doğruyu bulma gibi bir savurganlığa gerek duymayacağına inanma diğer taraftan da zaman içinde organizasyon bakımından gittikçe daha gelişmiş canlıların dünyada sırasıyla yer aldığını organizasyon bakımından ilkel olanların zamanla ortadan kalkıp yerini daha gelişmiş organizmalara bıraktığını gözlemleyip de evrim fikrine inanmama ancak akıllı tasarımcılara yakışır.

Ancak inanıp inanmama sadece basit bir kabul meselesi değildir. Doğanın bazı şeyleri eksik bıraktığının farkına varma, onu daha mükemmel hale getirme dürtüsü yaratıyor; o da bilimsel merak ve araştırmaları geliştiriyor ve bu duyguyla beslenen toplumlar yaratıcı oluyor; sonuçta da egemen oluyor.

Ah Tanrı dünyayı yeniden yarataydı
Yaratırken de beni yanında tutaydı
Derdim; ‘ Ya benim adımı sil defterinden’
Ya da benim dilediğimce yarat dünyayı
Ömer Hayyam

Daha önce değindiğimiz gibi evrim gelecek için plan kurmaz, tasarım yapmaz, o anda elde bulunan nesneleri ya da özellikleri yine o anda gereksinme duyulan şekilde seçmeye kalkışır. Bu nedenle de evrim her zaman mükemmeli bulamaz. İşte bu nedenle dünyada bugüne kadar yaşamış canlıların % 96’sı yeni değişimlere çözüm yolu bulamadığı ya da daha önce başarılı bir şekilde geliştirdiği özelikleri ile devam edemediği için yaşam sahnesinden silinmiş, yerlerini daha başarılı olanlara bırakmışlardır.

En çok sevilen ya da değerli şey özene bezene tasarlanır ve dikkatle imal edilir. İnsan Tanrı gözünde en değerli varlık olmasına karşın en çok defekti (bozukluğu) olan tür gibi görünüyor. Şimdilik insan soyunda adı konmuş 9000 çeşit kalıtsal hastalığın olduğu bilinmektedir. Bir fabrika düşünün ki 9000 çeşit bozukluğu olan bir ürün imal ediyorsunuz ve buna da akıllı tasarım diyorsunuz. Ya akıllılığı bilmiyorsunuz ya da tasarım ne demektir onu bilmiyorsunuz. Sıkıştığınızda takdiri ilahi diyorsunuz.

Bütün bunları görebilmek belirli bir sezinlemeyi, bilgiyi ve en önemlisi yargılamayı gerektirir. İnsan doğası gereği benmerkezli (antroposentrik) olduğu için her şeyi kendi çıkarı açısından değerlendirir. Ben yaşıyorsam ve özellikle de iyi yaşıyorsam bu çok iyi kurulmuş tanrısal bir düzenin sonucunda olmaktadır. Ancak henüz erginliğe ulaşamadan ölen kardeşlerim için böyle bir yargı geçerli değildir. Benim çocuklarımın eli yüzü düzgün ise bu Tanrısal bir tasarımın sonucudur ancak komşunun bütün aileyi sıkıntıya sokan sakat doğmuş çocuğu ‘ Tanrı'nın benim halime şükretmem için yapmış olduğu bir düzenlemedir’. Tanrısal tasarımda acaba bencillik ve narsislik bir önkoşul mudur?

Pekala bu kadar insan neden doğanın mükemmel bir düzen içinde işlediğine inanıyor? İlk olarak empati yoksunluğundan. Çünkü başkasının kusuru, eksikliği ve derdi onu ilgilendirmiyor. Bu kadar kusuru görmezlikten geliyor. Ancak en önemlisi normalin ve anormalin ne olduğunu tam bilmiyor. Örneğin deniyor ki; ‘Bak ne güzel yiyecekler verilmiş’. Ne verilseydi aynı şeyi söyleyecektiniz. Başkasını bilmiyorsunuz ki?. Ne güzel renkleri görüyoruz diyorsunuz. Başka renkleri tanımıyorsunuz ki bu yargıya varıyorsunuz. Gördüğümüz renkler ışık bandının yüzde biri bile değil. Akıllı bir tasarım olsaydı biz çok daha zengin renkleri görecektik. Ancak bir evrimci bizim sadece 3 rengi neden görebildiğimizi biliyor. Görme pigmentlerinin oluştuğu dönemde güneş ışınlarının en yoğun mavi, yeşil, kırmızı bantlarda yeryüzüne ulaştığını bu nedenle böyle bir tasarımla yetindiğini biliyor. Eğer bu dönemde X, alfa, beta ışınlarıyla da karşılaşmış olsaydık onları da tanıyacak sistemi geliştirebilirdik. Bugün çoğu ortamda ortaya çıkan radyasyonu önceden görebilirdik ya da onlara dayanıklı bir kalıtsal molekül geliştirebilirdik.

Akıllı tasarımcılar evrimde basitten karmaşıklığa giden yolu öğrenmediğiniz sürece sizin hiçbir şeyi anlama ve görme şansınız olmayacaktır. Ya öğrenin ya da yoldan çekilin!

Eğer akıllı tasarımla yetinmeye kalkışaydık ne uzaya gidebilirdik ne denizlerin dibine inebilirdik. Bizim tasarımımız ancak dünyanın yüzeyinde ince bir katmanda yaşamaya izin veriyor. İnsanı değerli bir varlık olarak niteleyen yüce yaratıcı bizi evrensel bir karantinaya neden sokmuş dersiniz? Bütün bu ortamlarda yaşayabilecek bir donanım verebilirdi. Ancak insan bu dünyanın çocuğu olduğu için evrimleşerek oluştuğu için ne bulduysa onunla yetinmiştir.

Akıllı tasarım akımı Amerika’nın eski başkanı Bush’un bağlı olduğu Kalvinist kilisenin öncülüğünde başlatılmıştır ve akıllı tasarım zırvası bizzat Bush tarafından defalarca telaffuz edilmiştir. Aynı kiliseler birliği Amerika Irak’a saldırırken şöyle bir karar aldı. İsa hem Tanrı’dır hem Tanrı’nın oğludur ve hem de Mesih’tir. Bunu kabul etmeyenler, buna iman etmeyenler biidraktir (anlama yeteneği yoktur). Biidrakler insani sayılmazlar ve bunlar üzerinde operasyon yapma insanlık suçu sayılmaz. Böylece Irak’taki katliam da meşru bir zemine oturtulmuş oluyordu. Ancak bu yaklaşımdan ‘akıllı tasarımla’ ilgili önemli bir sonuç da çıkarılabilir. Demek ki Kalvinist kilise Tanrı’nın kendi inançlarının dışındakileri (Müslüman, Budist, Ateist vs.) yani dünya nüfusunun yaklaşık beşte dördünün bozuk mal olarak çıkarıldığını kabul ediyor. Bir anlamda akılsız tasarımı, üretim bozukluğunu tescil ediyor. Zaman zaman Müslüman olup da Kalvinistlerin bu fikrine dört elle sarılanları gördüğümde kilisenin biidrak tespitine inanacağım geliyor.

28 Ağustos 2009 Cuma

GENOM (Matt Ridley)


Matt Ridley'in Genom adlı kitabından bazı notlar:
BİRİNCİ KROMOZOM
YAŞAM
Dört milyar yıllık yeryüzü tarihinin ardından bugün hayatta olacak kadar şanslıyım. 5 milyon tür arasında bilinç sahibi bir insan olarak doğacak kadar şanslıyım.
Çok yönlü bir şair ve hekim olan Erasmus Darwin 1794’de şu soruyu sormuştu: “Hayvanlar var olmadan çok önce karalar ve okyanuslar muhtemelen bitki topluluklarıyla dolu olduğuna göre ve bu hayvan soylarından da çok önce başka hayvan soyları yaşamış olduğuna göre, tek ve aynı tür canlı ipliğin, tüm organik hayatın nedeni olduğunu ve olmaya devam ettiğini varsayabilir miyiz?” Bu düşünceyi içinde bulunduğu zaman açısından böylesine şaşırtıcı yapan sadece torunu Charles’ın aynı konuya değinmesinden altmış beş yıl önce tüm organik hayatın aynı kökenden geldiğine ilişkin cesur çıkışı değil, aynı zamanda kullandığı ‘iplik’ kelimesinin kendisidir. Yaşamın sırrı aslında bu ipliktir.
Hayat DNA’da yazılı olan sayısal bilgidir. Yaşam iki tür kimyasal arasındaki etkileşimden oluşmaktadır: Proteinler ve DNA. Biri olmadan öteki var olamaz.
RNA, DNA ve protein dünyaları arasında köprü kuran kimyasal bir maddedir.

RNA sözdü. RNA, DNA ve proteinden önce gelmesiyle ilgili 5 küçük ipucu bırakmıştır. Bugün bile DNA’yı oluşturan yapıtaşı moleküller doğrudan bir yol izlenilerek sentezlenmektense RNA’nınkiler değiştirilerek yapılmaktadır. Birçok modern enzim protein oldukları halde çalışmak için küçük RNA parçalarına gereksinim duyarlar. Üstelik RNA kendini kopyalamak için yardıma ihtiyaç duymaz. Doğru malzeme verilirse onları bir mesaj haline getirebilir. Hücre içinde nereye bakarsanız bakın en temel işlevler için RNA’nın varlığı gerekir. Ribozom yapısında RNA barındırır. Amino asitleri yakalayan ve taşıyan RNA molekülüdür. Hepsinden önemlisi DNA’nın aksine RNA katalizör olarak iş görebilir. Kendisi de dahil olmak üzere başka molekülleri bölüp yapıştırabilir.
1980’lerin başında RNA’nın bu üstün özelliklerinin Chech ve Altman tarafından keşfiyle birlikte hayatın kökeni hakkındaki anlayışımız değişti. Artık ilk genin (Ur- geni) replikatör-katalizör birleşimi olması muhtemel gözüküyor. Böylece bu gen etrafındaki kimyasalları kendini kopyalamak için kullanabilecekti.
Muhtemelen 4 milyar yıl önce dünya gezegeninin oluşmasından hemen sonra ve evrenin kendisi sadece 10 milyar yaşındayken ilk dinazorların, balıkların, kurtçukların, bitkilerin, mantarların, bakterilerin öncesinde bir RNA dünyası vardı. Bu ‘ribo-organizmaların’ neye benzediklerini bilmiyoruz. Günümüzde yaşayan organizmalardaki RNA’nın oynadıkları role dayanarak bir zamanlar var olduklarından sadece emin olabiliriz.
Adı Last Universal Common Ancestor’dan (Son evrensel ortak ata) kısaltılan LUCA’ydı. Neye benziyordu, nerede yaşıyordu? Yaygın kanı bakteriye benzediği ve yüksek ısılı durgun suda muhtemelen bir sıcak su kaynağı ya da gölde yaşadığıdır. Şimdilerde Luca’nın genellikle yeraltının derinliklerinde sülfür, demir, hidrojen ve karbonla beslenebildiği sıcak kayaların civarında yaşadığı düşünülmektedir. O güne kadar yüzeyde bir yaşamdan bahsetmek mümkün değildi.
Günümüzde bakteriler diğer bakterileri sadece sindirerek bile onların genlerini alabilirler. Bir zamanlar daha yaygın bir gen ticareti hatta hırsızlığı yaşanmış olabilir. Uzak geçmişte kromozomlar muhtemelen çok sayıdaydılar ve her biri sadece bir gen taşıyacak kadar küçüktü. Böylece bunların alışverişi çok kolay oluyordu. Genomları genlerin geçici bir zaman için oluşturduğu bir takım gibiydi. Biz tek bir Luca’dan değil bütün bir genetik organizma topluluğunun soyundan geliyoruz. Hepimizde var olan genler bu nedenle birçok farklı tür varlıktan gelmiş olabilir.
Çok sayıda Luca bile olsa, yine de nerede yaşadıkları ve hayatta kalmak için ne yaptıkları konusunda sadece spekülasyon yapabiliriz. İşte bu noktada termofilik bakterilerle ilgili ikinci bir sorun daha karşımıza çıkıyor. Üç Yeni Zelandalı’nın 1998’de yayımladıkları akıllıca hazırlanmış dedektiflik çalışması sayesinde hayat ağacının ters olabileceği olasılığı aniden ortaya çıktı. Ders kitaplarında ilk varlıklar bakteriler gibi dairesel tek kromozoma sahip basit canlılar olarak gösteriliyordu ve diğer tüm organizmaların bakterilerin karmaşık hücreler oluşturmak üzere bir araya gelmeleriyle oluştuğundan bahsediliyordu. Tam tersini düşünmek daha makul olabilir. İlk modern organizmalar bakteri gibi değillerdi; sıcak su kaynaklarında ya da okyanus derinliklerindeki volkan ağızlarında yaşamıyorlardı. Daha çok protozoalar gibiydiler: tek bir dairesel kromozom yerine birkaç tane çizgisel kromozomdan oluşan genom ve ‘poliploidi’ vardı. Yani çeviri hatalarının düzeltilmesi için aynı genin birkaç kopyası bulunduruluyordu. Üstelik daha soğuk iklimlerden hoşlanmış olmalıydılar. Patrick Forterre’in uzun zaman önce tartışmaya açtığı gibi Luca’nın hayli özelleşmiş ve basitleşmiş mirasçıları olan bakteriler, DNA-protein dünyasının icadından uzun süre sonra oluşmuş gibi görünmektedirler. Kurnazlıkları RNA dünyasının ekipmanlarının çoğunu bırakarak özellikle sıcak yerlerde yaşayabilecek yeteneği edinmeleridir. Hücrelerinde Luca’nın ilkel moleküler özelliklerini barındıranlar bizleriz; bakteriler bizlerden çok daha fazla ‘evrimleşmişlerdir’.
Bu tuhaf hikaye insan hücre çekirdeğinin iç yüzeyine tutunarak asılı duran, kendilerini genlerden ayırmak gibi gereksiz işler yapan küçük RNA parçaları olan ‘moleküler fosillerin’ varlığıyla desteklenir; bunlar kılavuz RNA, kemer RNA, küçük nükleer RNA, küçük nükleolar RNA, kendini kırpan intronlardır. Bunlardan hiç biri bakterilerde yoktur ve bunların bizim tarafımızdan icat edilmesindense bakteriler tarafından bir kenara atıldıklarına inanmak daha makuldür. (Aksi yönde düşünecek kanıt sunulmadıkça bilimin belki de şaşırtıcı olarak basit açıklamaları karmaşık olanlara göre daha olası kabul etmesi beklenir; bu ilke mantıkta ‘Occam’ın usturası’ olarak bilinir). Isının 170 dereceye kadar çıkabildiği sıcak su kaynaklarına ya da toprak altı kayalara yerleşmeye başladıktan sonra bakteriler eski RNA parçalarından kurtuldular; ısı yüzünden oluşabilecek hata miktarını en aza indirmenin bedeli mekanizmayı basitleştirmekti. RNA’lardan kurtulduktan sonra bakteriler bu yeni hücresel mekanizmanın; çoğalma hızının avantaj olduğu yaşam alanlarında, örneğin asalakların ya da çürümenin olduğu yerlerde kendi rekabet güçlerini yükselttiğini fark ettiler. Biz ise bu eski RNA kalıntılarının bazılarının yerine başka mekanizmalar koysak da bir kısmını elde tutmaya devam ettik. Mümkün olduğu kadar çok gene sahip olmaya ve karmaşıklığa öncelik verdik.
Genetik şifrenin üç harfli kelimeleri her varlıkta aynıdır. CGA arjinin, GCG de alanin anlamına gelir ve yarasalarda, böceklerde, kayın ağaçlarında, bakterilerde kısaca hepsinde durum aynıdır. Bu kelimeler yanlış şekilde arkebakteri olarak adlandırılmış olan Atlantik okyanusunun yüzeyinden binlerce metre derinlikteki kaynayan sülfür kaynaklarında yaşayan organizmalarda ya da virüslerde de aynıdır. Dünyada nereye giderseniz gidin, hangi hayvana, bitkiye ya da su damlasına bakarsanız bakın eğer canlıysa aynı sözlüğü kullanıyor, ve aynı şifreyi biliyordur. Bütün yaşam tektir. Genetik şifre açıklanamayan sebeplerden ötürü başta silli protozoalar olmak üzere birkaç yerel anormallik dışında her varlıkta aynıdır. Hepimiz tamamen aynı dili kullanıyoruz.
Bunun anlamı şudur: Hayat başladığında sadece bir yaradılış, tek bir olay vardı. Elbette bu hayat farklı bir gezegende doğmuş ve buraya uzay gemileri tarafından taşınmış olabilir ya da ilk başta binlerce çeşit yaşam formu oluşmuş ve yalnızca Luca herkese açık olan ilkel çorba içinde hayatta kalmış olabilir. Fakat 1960’larda genetik şifre kırılana kadar şimdi bildiğimiz şeyi bilmiyorduk: Bütün yaşamın tek olduğunu.
Serçe parmağınızın hücrelerindeki genler kendini kopyalayan ilk hücrelerin doğrudan ardılıdır. Hiç ara vermeden milyarlarca kopyalama sonucunda hala hayatın ilk mücadelelerinin izlerini taşıyan sayısal bir mesajı taşımayı başarıyorlar.

İKİNCİ KROMOZOM
TÜRLER

Bazen gözümüzün önünde duran gerçekleri dahi göremeyiz. 1955 yılına kadar insanlarda 24 çift kromozom bulunduğu düşünülüyordu….. 30 yıl boyunca kimse bu ‘gerçeği’ sorgulamadı…….. 1955 yılına gelindiğinde Tijo ve Levan tam olarak 23 çift kromozom gördüklerini açıkladılar. Hatta geriye giderek daha önce 24 kromozom çifti başlığı atılmış kitap fotoğraflarında aslıda 23 çift kromozom sayıldığını gösterdiler. Hiç kimse gerçeği görmek istemeyenler kadar kör olamaz.
Aslında insanların 24 çift kromozoma sahip olmamaları şaşırtıcıdır. Şempanzelerde, gorillerde ve orangutanlarda 24 çift kromozom bulunur. Kuyruksuz maymun türleri arasında bizler istisnayız. Bizde bir kromozom çiftinin eksik olmasının nedeni insan neslinde bir çift kromozomun kaybolması değil iki maymun kromozomunun insanlarda birbiriyle kaynaşmış olmasıdır. En büyük ikinci insan kromozomu olan 2 numaralı kromozomun aslında orta boy iki maymun kromozomunun kaynaşmasından meydana geldiği bu kromozom üzerindeki koyu renk bölgelerin dağılımından anlaşılabilir.
İnsan türü hiçbir şekilde evrimin zirvesi değildir. Evrimin zirvesi yoktur ve evrimsel ilerleme diye bir olgudan bahsedilemez. Doğal seçilim basitçe fiziksel çevre ve diğer yaşam biçimleri tarafından ortaya konan sayısız olasılığa uyum göstermeyi sağlayan yaşam biçimlerindeki değişim sürecidir.
İnsanoğlu elbette eşsizdir. İki kulağının arasında gezegenin en karmaşık biyolojik makinesini taşır. Fakat ne karmaşık olmak her şey demektir ne de karmaşıklık evrimin hedefidir. Gezegendeki her tür eşsizdir.
İnsan türü ekolojik bir başarıdır. Muhtemelen yeryüzündeki iri cüsseli hayvanlar arasında en kalabalık olanıdır. Ayrıca insan ırkı sıcak, soğuk, nemli, kuru, yüksek, alçak, farklı yaşam alanlarına yerleşme konusunda kayda değer bir yeterlilik göstermiştir.
Çarpıcı gerçek şu ki, başarısızlıklarla dolu uzun bir yoldan geliyoruz. Bizler kuyruksuz maymunlarız; 15 milyon yıl önce daha iyi tasarlanmış maymunlar karşısında yarışı neredeyse kaybetmiş bir türüz. Bizler primatlarız; 45 milyon yıl önce tasarım harikası kemirgenler karşısında neredeyse yok olmuş bir memeli grubuyuz. Bizler sinapsid tetrapodlarız; 200 milyon yıl önce daha iyi tasarlanmış dinozorlarla girdiği rekabetten neredeyse yenik çıkan bir sürüngen grubuyuz. Bizler 360 milyon yıl önce daha iyi tasarlanmış ışınlı yüzgeçlilerin karşısında yarışı kaybeden ayaklı balıkların soyundan geliyoruz. Bizler kordatız; 500 milyon yıl önce Kambriyen çağında yaşayıp yetenekli eklembacaklılarla girdikleri yarışta hayatta kalmayı son anda başaran bir şubeyiz. Ekolojik başarımız son anda kazanılan bir bahisten fazlası değil.
Dünya, Luca’dan bu yana geçen 4 milyar yılda, Richard Dawkins’in ‘Hayatta kalma makineleri’ olarak adlandırdığı yapıları geliştirmekte ustalaştı. Bu işlem, doğal seçilim dediğimiz zahmetli ve muazzam bir deneme yanılma süreciyle mümkün oldu. Trilyonlarca yeni canlı üretildi, test edildi ve hayatta kalmak için gittikçe güçleşen ölçütleri karşıladıkları sürece çiftleşmelerine izin verildi. Bu aşama yaklaşık üç milyar yıl sürdü. Trilyon kere trilyon sayıda tek hücrelinin yaşadığı ve her birinin birkaç gün içinde üreyip öldüğü üç milyar yıl dev bir deneme yanılma sürecine karşılık gelir. Yaklaşık bir milyar yıl önce yeni dünya düzeni aniden patlak verdi; jeolojik zamanın göz kırpışı kadar kısacık bir süre içinde (Kambriyen patlaması denen süreç sadece on veya yirmi milyon yıl sürmüştür) aşırı karmaşık dev canlılar etrafı sardı; neredeyse ayak boyunda delikli trilobitler, bundan da uzun kaygan solucanlar, bir metre uzunluğunda dalgalanan algler. Bu hayvanlardan bazıları var olma süreleri uzadıkça daha karmaşık hale geldiler. Özellikle en gelişmiş beyne sahip hayvanların beyinleri her nesilde biraz daha büyüdü. Genler hayatta kalmayı başarmanın yanısıra zekice davranışlar sergileyen bedenler inşa ederek hırslarını aktarabilmenin de bir yolunu bulmuş oldular.
Günümüzden on milyon yıl önce Afrika’da en az iki ayrı kuyruksuz maymun türü yaşamış olmalı. Bunlardan biri gorillerin atası, diğeri ise şempanze ve insanların ortak atasıydı. Gorillerin atası büyük olasılıkla Orta Afrika volkan hattı üzerinde yer alan dağlık ormanlara yöneldi ve diğer maymunlarla gen alışverişini kesti. İzleyen beş milyon yıllık süreçte diğer tür insan ve şempanze türleriyle sonuçlanan iki ayrı soya ayrıldı. Bunları biliyoruz çünkü hikaye genlerimizde yazılı.
İkinci kromozomun birleşik yapısının haricinde şempanze ve insan kromozomları arasındaki farklılıklar çok az ve küçüktür. Hatta 13. kromozomda söz edilebilecek görünür türden herhangi bir fark yoktur. Şempanzelerle benzerlik oranımız yaklaşık %98; hem şempanze hem de insanların gorilllere olan benzerlik oranı %97’dir. Yani biz insanların şempanzelere olan benzerliği, gorillerin şempanzelere olan benzerliğinden daha fazladır. Bir şempanzenin vücudunda bulunup benimkinde bulunmayan tek bir kemik yoktur. Şempanze beyninde saptanmış olup da insan beyninde saptanamayan tek bir kimyasal madde yoktur. Bağışıklık sisteminin, dolaşım sisteminin, lenf sisteminin ve sinir sisteminin bilinen hiçbir parçası sadece bizde veya sadece şempanzelerde bulunmaz. Şempanze beyninin her lobu insanınkiyle ortaktır.
Her iki türün ortak atasının Orta Afrika’da yaşadığı zamanın üzerinden en fazla 300.000 nesil geçti. Yaşamış olan her maymun gibi kayıp halka da muhtemelen bir orman canlısıdır: ağaçlar yuvasında yaşayan modern bir Pliosen kuyruksuz maymun modeli. Belli bir noktada dahil olduğu topluluk ikiye ayrılmıştır. Topluluklarda ikiye ayrılmanın genellikle türleşmeyi tetikleyen bir olay olmasından ötürü bunu böyle kabul ediyoruz. Oluşan iki grup birbirinden genetik yapı anlamında aşamalı olarak ayrılırlar. Tür içindeki bu ayrılmayı sağlayan ya dağlık bir alan ya bir nehir (Kongo nehri bugün şempanzeler ile kardeş tür olan bonobo maymunlarını ayırıyor) ya da beş milyon yıl önce batı Rift vadisinin oluşumuyla insan atalarının doğadaki kurak alanda kalmaları oldu. Fransız paleontolog Yves Coppens Rift vadisi kuramına “Doğu Yakası Hikayesi” adı verdi. Başka bir teoride ise Kuzey Afrika’daki atalarımızı tecrit edenin yeni oluşmakta olan Sahra Çölü olduğu, şempanzelerin atalarının ise çölün güneyinde kaldıkları ileri sürülüyor. Belki de beş milyon yıl önce Niagara’nın bin katı hacmindeki dev deniz çağlayanı Cebelitarık’ın suları altında kalan ve sonradan kuruyan Akdeniz havzasını oluşturdu. Ardından küçük bir kayıp halka topluluğu Akdeniz’deki büyük adalardan birine hapsolup burada balık avı ve deniz kabuklusu toplayıcılığı ile hayatını sürdürdü. Söz konusu “su yaşamı hipotezi” nin kesin kanıtlar dışında hiçbir açığı yok.
Mekanizma nasıl olursa olsun atalarımızın küçük ayrık bir topluluk olduğu, şempanzelerin atalarının ise ana ırkı oluşturduğu tahminini yürütebiliriz. Bu tahmin kaynağı genlere dayanan bir bilgidir; insan türü şempanzelere göre çok daha zorlu bir genetik dar boğazdan (küçük popülasyon boyu gibi) geçmiştir: Şempanze genomu ile karşılaştırıldığında insan genomunun gelişigüzel çeşitliliği daha azdır.
Öyleyse tecrit halindeki bu hayvan grubunun gerçek veya hayali bir adada bulunduğunu varsayalım. Yakın akrabaların çiftleşir hale geldiği yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bulunan ve genetik çöküş etkisi (founder etkisi olarak bilinen bu kurama göre küçük topluluklarda şansa bağlı genetik değişim oranı daha fazladır) altındaki bu küçük kuyruksuz maymun grubundaki her bireyde aynı önemli mutasyon vardır. Hepsinde kromozomların ikisi kaynaşarak birleşmiştir. Bundan böyle üzerinde bulundukları ada anakara ile yeniden birleşse dahi, ancak kendi türü ile çiftleşmesi mümkün olacaktır. Ada sakinleri ve anakaradaki kuzenlerinden meydana gelen melezler kısır olacaktır. (Sadece tahmin yürütüyorum fakat bilim insanları türümüzün üreme izolasyonu konusunda fazla meraksızlar: şempanzeler ile çiftleşmek mümkün mü değil mi?)
Şimdiye kadar başka çarpıcı değişimler meydana geldi. İskelet şekli düz arazilerde yapılacak uzun mesafe yürüyüşleri için elverişli, dik duruşa ve iki ayaklı yürüme biçimine olanak tanıyacak değişimler geçirdi: diğer kuyruksuz maymunlarda görülen parmak eklemleri üzerinde yürüyüş ise engebeli arazilerde yapılacak kısa mesafe yürüyüşleri için daha uygundu. Deri de değişim geçirdi. Daha az tüylü hale geldi ve bir maymun için alışılmadık şekilde sıcakta aşırı terleme göstermeye başladı. Kafatasına gölge sağlayacak bir tutam saç ve kafatası derisindeki toplardamarların radyatör –şönt- sıcaklığa göre damarların genleşip daralması-yapısı ile birlikte bu özellikler atalarımızın artık karanlık ve gölgeli bir ormanda bulunmadıklarını gösteriyor; açık ve sıcak ekvator güneşinin altında yürümüş olmalılar.
Yaşam alanımızı biz seçmedik, yaşam alanımız bizi seçti: Afrika’nın birçok bölgesinde ormanların yerini ovaların alması bu zamanlara denk gelmiştir. Yaklaşık 3.6 milyon yıl sonra bugünkü Tanzanya topraklarında bulunan Sadima volkanından püsküren volkanik küllerin soğumasıyla beraber üç insansı tür güneyden kuzeye doğru kararlı bir şekilde yürümeye başlamışlardır. Yürüyüş en büyük olanın önderliğinde gerçekleşir, orta boy olan liderin izini sürmekte, küçük olan ise diğerlerine yetişmeye çalışmaktadır. Bir süre sonra duraklamış batıya doğru yön değiştirmiş ve ardından yollarına en az bizim kadar dik yürüyerek devam etmişlerdir. Laetoli’de bulunan fosilleşmiş ayak izleri atalarımızın dik yürüyüşleri hakkında dilediğimizden de fazlasını anlatmaktadır.
Zamanında insan türü etçil beslenmeye çarpıcı bir geçiş yapmış olmalı. Bütün bir maymun-insan türü ve hatta birçok tür, Laetoli-benzeri yaratıkların torunlarından önce ortaya çıkmış olmalılar, fakat kesinlikle vejetaryen olan bu türler insanların atalarından önce ortaya çıkmış olamazlar. Bunlara gürbüz australopithecinler denmektedir. Genler bu noktada yardımcımız olamazlar çünkü gürbüzler ölü uçlardı. Gürbüz ismine karşın (ki sadece güçlü çene yapılarını ifade etmektedir) australopithecinler şempanzelerden daha küçük ve daha az akıllı yaratıklar olup dik bir duruşa ve kaba hatlar taşıyan bir yüze sahiptirler. Besinleri ağızda dolaştırarak çiğneyebilmek için köpek dişlerini kaybetmişlerdir. Nihayetinde yaklaşık bir milyon yıl önce yok olmuşlardır.
Sonuçta bu noktadan sonra atalarımızın daha büyük hayvanlar olduklarını en az modern insan boyutlarına ulaştıklarını ve hatta biraz daha iri olduklarını biliyoruz. Alan Walker ve Richard Leakey’in tanımladıkları 1.6 milyon yıllık meşhur Narikotome erkeği iskeleti gibi neredeyse 1.90 metre boyunda iriyarı delikanlılar. Sert dişlerinin yerini alacak taş aletler kullanmaya başlamış olmalılar. Savunmasız bir gürbüz australopithecini öldürme ve yeme yetisine sahip bu eşkıyaların kalın kafa kemikleri ve taştan silahları olmalıdır. Büyük bir beyin, etle beslenme, yavaş gelişim, çocukluk özelliklerinin erişkin yaşamda “neotenize tutulumu” (kuru cilt, küçük çene ve sivri kafatası) bunların tümü bir arada gelişmiştir. Et olmaksızın protein açlığı çeken beyin lüks olurdu. Neotenize kafatası olmaksızın beyin için yeterli kafa boşluğu olamazdı. Yavaş büyüme olmaksızın büyük beynin getirilerini en üst noktaya taşıyacak öğrenme süreci için zaman kalmazdı.
Tüm bu süreci yönlendiren belki de cinsel seçilim oldu. Dişiler erkeğe göre irileşiyordu. Oysa modern şempanzelerde ve erken dönem maymun-insan fosillerinde erkekler dişilerin bir buçuk katı boyutlarındadır. Modern insanlarda bu oran çok daha düşüktür. Bunun anlamı türün eş seçme sisteminin değiştiğidir. Kısa süreli cinsel birleşmelerde bulunan şempanzelerdeki çok eşlilik ve gorillerin harem kurma eğilimi yerini daha az eşli bir yapıya bırakmıştır. Seksüel dimorfizm oranındaki azalma bunun kanıtıdır. Tek eşliliğe eğilimli bir sistem her iki cinsiyetin eşlerini daha dikkatli seçmesi için bir baskı oluşturur; çok eşlilikte seçici olan dişi cinsiyettir. Önem sırası birdenbire nicelikten niteliğe geçmiştir. Erkekler açısından genç eş seçmek hayati önem taşır böylece önlerinde daha uzun bir yavrulama dönemi uzanan genç dişilere sahip olurlar. Her iki cinsiyette daha genç ve erişkinlik öncesi döneme ait özelliklerini koruyan bireylerin eş olarak seçilmesi gelecekte daha büyük beyinlerin oluşmasının önünü açmıştır.
Bizleri tek eşlilik alışkanlığına götüren besin kaynakları üzerindeki cinsiyete dayanan iş bölümüdür. Kadınlar tarafından toplanan besinlere ortak olan erkekler riskli bir lüks olan et avına çıkma özgürlüğünü kazanmıştır. Böylece erkekler tarafından avlanan eti paylaşan kadınlara bolca protein alma ve yavrularını bırakıp gitmeden kolay hazmedilir besin tüketme olanakları doğmuştur.
İş bölümündeki cinsiyete dayalı ayrım alışkanlığı hayatımızın diğer alanlarına da sıçradı. Bu durum her bireyin belli bir konuda uzmanlaşmasını sağladı. Uzmanlaşan bireyler arasında türümüze özgü bu iş dağılımı bahsi geçen ekolojik başarının anahtarıdır, çünkü teknolojinin gelişmesini olanaklı kılmıştır.
ÜÇÜNCÜ KROMOZOM
TARİH
DNA ilk defa 1869 yılında Friedrich Miescher adında İsviçreli bir doktor tarafından yaralı askerlerin irine batmış bandajlarından saflaştırıldı. Miescher DNA nın kalıtıma anahtar olabileceğini tahmin etmişti. 1892 yılında amcasına yazdığı bir mektupta inanılmaz bir öngörüyle DNA nın kalıtım mesajını “bütün dillerin kelimelerinin kavramlarının alfabenin 24-30 harfiyle ifade edilmesi gibi” iletebileceğinden bahsetmişti. Fakat DNA’nın az sayıda taraftarı vardı; nispeten sıradan bir madde olarak biliniyordu.
James Watson 19 yaşına geldiğinde çoktan üniversite lisans derecesini almış, kendine güvenen bir gençti. Genlerin proteinlerden değil DNA’dan oluştuğuna tutkuyla inanıyordu. 1951 yılında Cambridge Üniversitesine geçti. Şans onu aynı parlaklıkta zekaya sahip ve DNA’nın taşıdığı öneme aynı şekilde inanan Francis Crick ile Cavendish laboratuvarında biraraya getirdi.
Hikayenin gerisi tarihe maloldu. Watson tarafından aklı çelinen Crick kendi çalışmalarından kaçarak DNA araştırmalarına yöneldi. Böylece bilim tarihinin dostça rekabet içeren ve bu nedenle verimli olan en büyük işbirliklerinden biri doğmuş oldu: genç, hırslı, esnek zekalı, kısmen biyoloji bilen Amerikalıyla dikkati dağınık ama çok zeki, kısmen fizik bilen daha yaşlı bir İngiliz. Bu ekzotermik bir tepkimeydi. Birkaç ay içerisinde diğer insanların çok çalışarak ulaştıkları ama derinliğiyle incelemedikleri bulguları kullanarak bütün zamanların muhtemelen en büyük keşfini yaptılar. DNA’nın yapısını çözdüler.
DNA sonsuz uzunlukta olabilecek, çift sarmal yapısında, zarif, kendi içinde bükülebilen merdiven boyunca bir şifre barındırıyordu. Bu şifre harflerinin birbirleri arasındaki kimyasal çekime dayanarak kendini kopyalıyordu ve o zamana kadar bilinmeyen bir biçimde DNA ile proteinler arasında bir bağ kurarak proteinler için üretim tarifleri oluşturuyordu. Richard Dawkins’in söylediği gibi “ Moleküler biyolojide Watson-Crick sonrası dönemde biyolojinin sayısal hale gelmiş olması gerçek bir devrimdir…Gen şifreleri esrarengiz bir biçimde bilgisayarlarınki gibidir”.
Genlerin kendilerini ifade ettikleri dil, yani şifre inatla gizemini muhafaza etti. Şifrenin çözülmesi gerçekten zeka gerektirmişti. Açıkça dört harften oluşan bir şifreydi: A, C, G e T. Bu şifre neredeyse kesin bir doğrulukla proteinleri oluşturan amino asitlerin yirmi harflik şifresine çevriliyordu. Fakat nasıl? Nerede? Ne aracılığıyla?
Cevabın açıklığa kavuşmasını sağlayan fikirlerin çoğu Crick’ten geldi. Buna adaptör molekül olarak isimlendirdiği molekül de dahildir ki biz günümüzde buna taşıyıcı RNA diyoruz. Fakat Crick’in o kadar güzel bir fikri vardı ki bu, tarihte yanlış olan kuramların en muhteşemi olarak değerlendirildi. Crick’in virgülsüz olarak adlandırdığı şifre modeli, doğa ananın kullandığı şifreden daha zariftir. Çalışma şekli şöyledir: düşünün ki bu şifre her kelimede üç harf kullanıyor. Farz edin ki şifrede hiç virgül yok ve kelimelerarasındahiçboşlukbulunmaz. Yanlış harften okunmaya başlandığında anlamsız olacak her kelime cümleden atılmalıdır. Brian Hayes tarafından kullanılan benzetmeyi ele alalım. A, S, E ve T harfleriyle yazılabilecek bütün üç harfli İngilizce kelimeleri düşünelim: ass, ate, eat, sat, sea, see, set, tat, tea ve tee. Yanlış yerden okumaya başlarsak başka bir kelime olarak okunacakları eleyelim. Örneğin, ateateat ifadesi ‘ a tea tea t’ ya da ‘at eat eat’ ya da ‘ate ate at’ olarak okunabilir. Bu üç kelimeden ancak bir tanesi şifrede geçerli olacaktır.
Crick aynısını A, C, T ve G ile yaptı. AAA, CCC, GGG ve TTT kelimelerini en baştan eledi. Sonra da geri kalan altmış kelimeyi, her grup aynı üç harfi aynı rotasyon düzeninde içerecek şekilde üçlü olarak gruplara ayırdı. Örneğin ACT, CTA ve TAC gruplardan birini oluşturur, çünkü her kelimede C A’dan sonra, T C’den sonra ve A T’den sonra gelir; böylece ATC, TCA ve CAT başka bir grubu oluştururlar. Her gruptan ancak bir kelime kalır, diğerleri elenir. Elimizde tam olarak yirmi kelime bulunur ve protein alfabesinde yirmi aminoasit harfi vardır! Dört harfli şifreden yirmi harfli bir alfabe doğmuştur. Beş yıl boyunca herkes çözümün bu olduğuna ikna olmuştu.
Fakat kuram oluşturma devri geçmişte kalmıştı. 1961 senesinde herkesin bu konu üzerine kafa yorduğu sırada Marshall Nirenberg ve Johann Matthaei sadece U’lardan oluşan (urasil-DNA’daki T’nin karşılığı) bir RNA parçası ürettiler. Bu RNA parçasını aminoasitlerden oluşan bir çözeltiye ekleyerek şifrenin bir kelimesini ortaya çıkarmayı başardılar. Ribozomlar birçok fenilalanin aminoasidini bir araya getirerek bir protein oluşturmuşlardı. UUU, fenilalanin amino asidi anlamına geliyordu. Her şeyin ötesinde virgülsüz şifre kuramı yanlıştı. Bu şifrenin güzelliği, bir harf kaybının arkadan gelen her şeyi anlamsız hale getirdiği ‘çerçeve kayması’ [frameshift] adlı bir mutasyona izin vermemesiydi. Yine de doğanın bunun yerine seçtiği şifre daha kaba olmasına rağmen başka hatalar söz konusu olduğunda daha hoşgörülüdür. Farklı oldukları halde aynı anlama gelen çok sayıda üç harfli kelime bulunması, çoğu mutasyonun vereceği zararı azaltır.
1965 yılına gelindiğinde bütün şifre biliniyordu ve modern genetik çağı başlamıştı.

DÖRDÜNCÜ KROMOZOM
YAZGI
Genleri sebep oldukları hastalıklara dayandırarak tanımlamak, vücuttaki organları yakalandıkları rahatsızlıklarla tanımlamak kadar abestir. Genom kataloglarının okunma şekli bilimiz için değil cahilliğimiz için bir ölçüdür. Bazı genler hakkında bildiğimiz şeyin, sadece yol açtıkları bozukluk olduğu doğrudur. Buna dayanan bazı ifadeler tehlikelidir, örneğin: “x kişisinin Wolf-Hirschorn geni var” Yanlış. İronik ama Wolf-Hirschorn sendromu olanlar dışında bu gen hepimizde bulunur. Bu hastaların belirtilen genden yoksun olmaları hastalıklarının sebebidir. Geri kalanımızda genin etkisi olumsuz değil olumludur. Sonuçta hastalığa sebep olan genler değil mutasyonlardır.
Wolf-Hirschorn sendromu o kadar nadir ve o kadar ciddidir ki kurbanları genç yaşta ölürler. Dördüncü kromozom üzerinde bulunan bu gen, başka bir hastalıkla daha bağlantılı olduğu için tüm “hastalık” genleri arasında en ünlüsüdür. Huntington Kore hastalığı. Bu hastalığa genin mutasyona uğramış bir versiyonu sebep olur; gen tamamen yok olduğunda ise Wolf-Hirschorn sendromu ortaya çıkar. Genin normal işlevi hakkında bilinenler çok azdır, fakat genin niçin, nasıl ve nerede bozulduğu ve vücut için ne gibi sonuçları olacağı hakkında ayrıntılı bilgiye sahibiz. Gen defalarca tekrarlanan bir kelime içerir: CAG, CAG, CAG, CAG, CAG….bu şekilde bazılarında 6 defa tekrarlanır, bazılarında otuz kere, bazılarında ise yüz defadan fazla. Kaderiniz, sağlığınız ve hayatınız bu tekrarların sayısına bağlıdır. Eğer kelime otuzbeş kere veya daha az sayıda tekrarlanmışsa sağlıklısınızdır. Çoğumuzda bu sayı on ila onbeş arasındadır. Eğer kelime otuzdokuz kez veya daha çok sayıda tekrarlanmışsa orta yaşlara vardığınızda yavaş yavaş dengenizi kaybetmeye başlarsınız. Kendinize bakma konusunda beceriniz azalır ve erken yaşta ölürsünüz. Bu hastalığın tedavisi yoktur. Fakat korkunç geçen onbeş ila yirmi beş yıl boyunca aşamalı olarak ilerler. Daha kötü bir kader düşünmek zordur.
Sebep genlerden başka bir yerde değildir. Huntington mutasyonunuz ya vardır ve hastalığa yakalanacaksınızdır ya da bu mutasyon sizde yoktur. Deliliğin başlama yaşı tamamen bu genin belirli bir bölgesindeki CAG kelimesinin tekrar sayısına bağlıdır. Eğer 39 tekrar varsa, %90 olasılıkla 75 yaşınızda bunama başlar ve ilk semptomlar ortalama 66 yaşında ortaya çıkar. 40 tekrar varsa ortalama ölme yaşı 59 ‘dur; 41 tekrarda bu yaş 54’dür; 42 tekrarda ise 37’dir; bu böyle devam eder ve kendilerinde kelimenin yaklaşık 50 tekrarı bulunanlar 27 yaşında akıllarını kaybederler.
Hiçbir fal bu kadar doğru çıkmaz. Eski ahitteki hiçbir peygamber, hiçbir antik Yunan kahini ya da sihirli küresi olan hiçbir çingene falcı, insanların hayatlarının ne zaman sona ereceğini böylesine doğrulukla söyleyip de haklı çıkmamıştır.
Huntington hastalığı ilk defa George Huntington adlı bir doktor tarafından 1872 yılında Long Island’da teşhis edilmişti. Daha sonra, Long Island vakalarının New England bölgesi kökenli bir ailenin üyeleri oldukları ortaya çıkarıldı. Bu ailenin 12 neslinde hastalığı taşıyan binden fazla vaka bulunabilir. Hepsinin kaynağı 1630 yılında Suffolk’tan göç eden iki kardeştir. Aile mensuplarından bazıları 1693 yılında Salem kasabasında cadı diye yakılmışlardır. Cadı sanılmalarının sebebi muhtemelen hastalığın doğasında bulunan delilikti. Fakat mutasyon orta yaştaki insanlar çocuk sahibi olduktan sonra etkisini gösterdiğinden mutasyonun ölenlere birlikte yok olması için üzerinde bir baskı yoktur. Aslında bazı çalışmalar mutasyonu taşıyanların üreme konusunda sağlıklı aile üyelerinden daha başarılı olduklarını göstermiştir.
Bu hastalığın etkisini gösterebilmesi için genlerin yalnızca birinin mutasyonlu olması yeterlidir. Eğer mutasyon babadan geçerse hastalığın daha ağır seyrettiği gözükmektedir.
1970’li yılların sonunda kararlı bir kadın Huntington genini bulmak için yola çıktı. Eşi ve üç kayınbiraderi Huntington hastalığını taşıyan Milton Wexler adlı bir doktorun kızı Nancy, mutasyonu taşıma ihtimalinin %50 olduğunu biliyordu ve geni bulmayı kafasına koymuştu. İlk olarak Venezüela’da 500 den fazla insandan kan örneği topladı. Talih yüzüne güldü ve 1983 yılının ortalarında aradığı ene yakın bir belirteç bölge bulmakla kalmadı genin yerini de dördüncü kromozomun küçük kolunun ucu olarak belirledi. Sonunda 1993 yılında gen bulundu, dizisi okundu ve hastalığa sebep olan mutasyon belirlendi. Bu gen huntingtin diye adladırılan bir proteine aitti. Genin ortasında CAG kelimesinin tekrarlanması proteinin ortasında glutamin aminoasitlerinden oluşan uzun bir dizi meydana getiriyordu. Huntington hastalığı vakalarında genin bu bölgesinde ne kadar çok glutamin varsa hastalığın başlama yaşı o kadar erkendir. Eğer huntingtin geni hasarlıysa o zaman neden hayatın ilk otuz senesinde hiçbir sorun çıkmıyor? Huntingtin proteininin mutant versiyonu, öbekler oluşturarak yavaş yavaş birikir. Alzheimer ve deli dana hastalığında olduğu gibi bu yapışkan protein kümelerinin hücre içinde birikmesi, belki de hücrenin intihar etmesine neden olarak ölümüne yol açar. Çoğunlukla bu durum beynin hareket kontrol merkezinde, beyincikte meydana gelir. Nihayetinde hareket kontrolü azalır ve zorlaşır.
CAG kelimesinin tekrarının en beklenmedik özelliği, sadece huntington hastalığında gözükmemesidir. Tamamen farklı genlerdeki kararsız CAG tekrarları beş farklı sinir sistemi hastalığına neden olurlar. Üstelik bazı kelimelerin tekrarı durumunda ortaya çıkan sinir hücrelerinin parçalandığı başka hastalıklar da vardır ve her vakada tekrarlanan kelime C ile başlar, G ile biter. Altı farklı CAG hastalığı bilinmektedir. İnsanlarda görülen bir düzineden farklı hastalık üç harfli DNA kelimelerinin aşırı sayıda tekrarlarından kaynaklanır ve bunlar poliglutamin hastalıkları olarak adlandırılır. Bütün bu hastalıklarda boyutları büyümüş proteinlerin parçalanamaz öbekler halinde birikerek hücreleri öldürme eğilimleri vardır. Farklı semptomların sebebi ise v ücudun farklı bölgelerinde farklı genlerin etkin hale gelmesidir.
Glutamin anlamına gelmesinden başka C*G kelimesinin ne gibi bir ayrıcalığı var? İpucu antisipasyon diye bilinen hadisedir. (Antisipasyon: Kalıtsal bir hastalığın ileriki kuşaklarda beklenen süreden daha önce görülmesi). Buna göre DNA’da tekrar bölgesi ne kadar uzun olursa bir sonraki nesilde bu bölge o kadar fazla büyüyecektir. Bu tekrarların, firkete (DNA hairpin) adı verilen küçük DNA halkalarını meydana getirdikleri bilinmektedir. DNA firketeye benzer bir yapı oluşturarak kendi üzerine yapışmaya meyillidir. C ve G harfleri firketenin üzerinden bir araya gelirler. Bu firketeler açıldığında kopyalama mekanizması araya girerek tekrar dizisinin içine daha fazla kelime sokma imkanı bulabilir.
Örneğin: Eğer bu cümlede, bir kelimeyi altı kere tekrar edersem- cag, cag, cag, cag, cag, cag- kolaylıkla sayabilirsiniz. Fakat otuzaltı kere tekrar edersem- cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag- bahse girerim sayarken şaşırırsınız. DNA’da da aynısı olur. Tekrar sayısı çoğaldıkça kopyalama mekanizmasının araya fazladan bir kelime sokması ihtimali de artar. Mekanizmanın parmakları kayar ve metindeki yerini kaybeder. Başka bir açıklama ise DNA tamir mekanizması (mismatch repiar) olarak adlandırılan sistemin küçük değişiklikleri yakalamakta başarılı iken C*G tekrarlarındaki gibi büyük değişiklikleri yakalamakta başarısız olmasıdır.
Spermin yapıldığı hücrelerde CAG tekrarlarının sayısı artar, bu da babanın yaşıyla hastalığın başlama yaşı arasındaki ilişkiyi açıklar: daha yaşlı babaların oğulları hastalığı daha ağır biçimde geçirirler ve hastalık daha erken yaşta başlar. Bütün genomdaki mutasyon oranının erkeklerde kadınlara göre beş kat daha fazla olduğu artık bilinmektedir; bunun nedeni erkeklerin hayatları boyunca devamlı taze sperm hücresi üretmeleridir.
Bir düşünün: Beş yıl önce bunlardan neredeyse hiçbiri bilinmiyordu. Gen daha bulunmamıştı, CAG tekrarı tanımlanmamıştı, huntingtin proteini bilinmiyordu, diğer nörodejeneratif hastalıklarla olan bağı tahmin bile edilmiyordu, mutasyon oranları ve nedenleri gizemlerini koruyorlardı, babanın yaşının etkisi açıklanamıyordu. Aslında 1982 yılından 1993 yılına kadar bu hastalık hakkında genetik bir hastalık olduğu dışında hiçbir şey öğrenilememişti. O zamandan beri konu hakkındaki bilgimiz mantar gibi büyüdü. 1993 yılından beri Huntington hastalığı hakkında makale yayımlayan bilim insanlarının sayısı yüze yaklaşır. Hepsi aynı gen üzerinde çalışmaktadırlar ve bu insan genomundaki 60.000 ila 80.000 genin sadece bir tanesi. 1953 yılında Watson ve Crick’in açtıkları Pandora’nın kutusunun büyüklüğü konusunda hala kanıta ihtiyacınız varsa, Huntington hastalığının hikayesi sizi kesinlikle ikna edecektir. Genomdan seçiip değerlendirilmesi gereken bilgiyle karşılaştırıldığında biyolojinin geri kalanı yüksük kadardır.
Yine de bugüne kadar tek bir Huntington hastalığı vakası tedavi edilememiştir. CAG tekrarlarının soğuk basitliği bir tedavi arayanlar için resmin daha bile solgun gözükmesine neden olmuştur. Beyinde 100 milyar hücre var. Nasıl içeri girip de her bir hücredeki huntingtin genlerinde bulunan CAG tekrarlarını kısaltabiliriz?
Nancy Wexler bilimin artık, Tebai şehrinin kör kahini Tiresias’ın konumunda olmasından korkuyor. Tiresias tesadüfen Athena’yı yıkanırken görür ve Athena da onu kör eder. Daha sonra pişman olan Tanrıça gözlerini açmaz ama ona ileriyi görme gücü verir. Fakat geleceği görmek korkunç bir kaderdir, çünkü olacaklar bilir ama değiştiremez. Tiresias Oidipus’a ‘Bilgi bir şey kazandırmadığında bilge olmak üzücüdür’ demişti. Ya da Wexler’in söylediği gibi “Ne zaman öleceğini bilmek ister miydin? Özellikle sonucu değiştirmek için hiçbir gücün olmadığında” Huntington hastalığı riski taşıyanların çoğu 1986 yılından beri mutasyonu belirlemek için test yaptırma imkanları olduğu halde bilmemeyi tercih ediyorlar. Belki anlaşılabilir ama erkeklerin bilmemeyi kadınlardan üç kat daa fazla tercih etmeleri merak uyandırıyor. Erkekler arkalarından gelecek nesilden çok kendileri için endişeleniyorlar.
Yine de Nancy Wexler’in geni bulma konusundaki tutkusunun kaynağında hastalığı tedavi etme arzusu vardı. Hiç şüphe yok ki on sene öncesine göre şu ada hedefine daha yakın. Nancy Wexler hasta mıydı? Testi yaptırma konusunda kararlıydı ancak kararlılığı hasta olma ihtimali karşısında yavaş yavaş eridi. Sonuçta Nancy ve kardeşi Alice test yaptırmadılar. Nancy şu anda annesine hastalık teşhisi konulduğu yaştadır (1998).

16 Nisan 2009 Perşembe

METOD FARKI