<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628</id><updated>2011-11-24T06:37:40.353-08:00</updated><title type='text'>EVRİM TEORİSİ</title><subtitle type='html'>'Eğer bilim tarihi bize herhangi bir şey ispatlayacaksa bu, cahilliğimize "Tanrı" ismini vererek bir yere ulaşamayacağımızdır.'
Jerry Coyne (Amerikan Genetik Bilimci)</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>29</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-6471182577736100834</id><published>2010-02-09T09:02:00.000-08:00</published><updated>2010-02-15T10:32:19.732-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://://www.newscientist.com/article/dn13620-evolution-24-myths-and-misconceptions.html"&gt;New Scientist &lt;/a&gt;dergisinden çevirdiğim bir yazı dizisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EVRİM: 24 MİT VE YANLIŞ ANLAMA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16 Nisan 2008 Michael Le Page&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakında Charles Darwin’in doğumunun 200’üncü ve muhtemelen şimdiye kadar yazılmış en önemli kitap olan ‘Türlerin Kökeni’ nin yayınlanmasının da 150. yıldönümü kutlanacak. Bu kitapta Darwin günümüzde bile birçok insanın şok edici bulduğu bir fikir ortaya atmıştır; insan yaşamı da dahil olmak üzere yeryüzündeki tüm yaşamın doğal seçilim yoluyla evrimleştiği fikri. &lt;br /&gt;Bu kitapta Darwin, evrim için kuvvetli deliller göstermiştir ve onun zamanından bugüne artık bu iddia karşı konulamaz duruma gelmiştir. Sayısız fosil keşifleri daha önceki formlardan günümüz organizmalarının evriminin izini sürmemizi sağlamıştır.  DNA sekans analizleri tüm canlıların ortak bir kökeni paylaştığını şüphe götürmez bir şekilde doğrulamıştır. Çevremizde, hızlıca değişim gösteren HIV ve grip virüsleri gibi sayısız evrimleşme örnekleri görülebilmektedir. Evrim dünyanın yuvarlak olması kadar güçlü bir bilimsel gerçektir.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve hala bu konuda elde edilmekte olan dağlar kadar kanıta karşın dünyadaki birçok kişi evrim konusunda – eğer eğitiliyorsa- yanlış eğitilmektedir. Darwin’in doğumyeri ve eğitimli ve laik insanların çoğunlukta olduğu İngiltere’de bile anketler insanların yarısından azının evrimi kabul ettiğini göstermekte.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biyoloji veya bilim eğitimi almamış insanlar için evrim teorisinin doğaüstü alternatiflerine inanan insanların görüşleri ikna edici olabilmektedir. Hatta evrimi kabul edenler arasında bile yanlış anlamalar sıklıkla görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçoğumuz örneğin fizikteki sicim teorisi konusunu anlamadığımızı kabul ederiz buna karşın hepimiz evrimi anladığımız konusunda hemfikirizdir. Gerçekte, biyologların da keşfettiği gibi, bunun sonuçları bizim hayal bile edemeyeceğimiz kadar garip olabilir. Muhtemelen evrim bugüne kadar öne sürülmüş teoriler arasında en iyi bilinen ama en kötü anlaşılanıdır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; İşte size New Scientist dergisinin evrimle ilgili en yaygın mitler ve yanlış anlamalar rehberi: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış 1:Her şey doğal seçilimle meydana gelmiş bir adaptasyondur&lt;br /&gt;Yanlış 2: Evrimin tek aracı doğal seçilimdir&lt;br /&gt;Yanlış 3: Doğal seçilim her zaman daha karmaşık canlıların oluşmasına sebep olur&lt;br /&gt;Yanlış 4: Evrim çevresine mükemmel şekilde uyum sağlamış yaratıklar meydana getirir&lt;br /&gt;Yanlış 5: Evrim her zaman türlerin hayatta kalmasını destekler&lt;br /&gt;Yanlış 6: İnsanların evrimi anlamamasının hiç bir önemi yoktur&lt;br /&gt;Yanlış 7: ‘Uyumlu olanın hayatta kalması’ kuralı ‘herkesin kendi kendini düşünmesini’ mazur gösterir&lt;br /&gt;Yanlış 8: Evrim sınırsız derecede yaratıcıdır&lt;br /&gt;Yanlış 9: Evrim homoseksüellik gibi olguları açıklayamaz&lt;br /&gt;Yanlış 10: Yaratılışçılık evrime alternatif bir teoridir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratılışçı mitleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış 1. Evrim yanlış olmalı çünkü İncil hatasızdır&lt;br /&gt;Yanlış 2. Evrimi kabul etmek ahlakı çökertir&lt;br /&gt;Yanlış 3. Evrim teorisi ırkçılık ve soykırıma neden olur &lt;br /&gt;Yanlış 4. Din ve bilim karşılaştırılamaz&lt;br /&gt;Yanlış 5. Yarım kanat bir işe yaramaz&lt;br /&gt;Yanlış 6. Evrimsel bilim tahmin konusunda başarılı değildir&lt;br /&gt;Yanlış 7. Evrim yanlışlanamaz bu nedenle bilim değildir&lt;br /&gt;Yanlış 8. Evrim karmaşık yaşam formlarını meydana getiremez&lt;br /&gt;Yanlış 9. Evrim tamamen rastlantısal bir süreçtir&lt;br /&gt;Yanlış 10. Mutasyonlar yeni bilgi oluşturamaz sadece ona zarar verir&lt;br /&gt;Yanlış11. Darwin evrim konusundaki tek otoritedir &lt;br /&gt;Yanlış12. Bakteri kamçısı indirgenemez karmaşıklıktır&lt;br /&gt;Yanlış13. Evrim termodinamiğin ikinci kuralını ihlal eder &lt;br /&gt;Yanlış14. Diğer yaratılışçı hataları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yanlış 1 : Her şey adaptasyondur&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitki ve hayvanların tüm özelliklerinin doğal seçilimle ortaya çıkmış adaptasyonlar olduğunu zannederiz. Oysa ki çoğu  ne adaptasyon ne de doğal seçilim sonucudur. &lt;br /&gt;Neden çoğumuz yorgun bir günün sonunda kendimizi elimizde mikrodalgada ısıtılmış bir yemekle televizyonun karşısına atarız? Rahat olduğu için mi? Yoksa televizyon karşısında yenilen yemekler yüzbinlerce yıllık insan evrimin doğal sonucu  mudur?&lt;br /&gt;Lütfen gülmeyin. Muhtemelen daha önce buna benzer varsayımlarda bulunmuşsunuzdur.  Vücudumuz ve davranışlarımız ile ilgili neredeyse her durum hakkında evrimsel hikayeler üretmek kolaydır. Her şeyin bir amacı olduğunu kabul ederiz ancak bu konuda çoğu zaman yanılıyoruzdur.&lt;br /&gt;Erkek meme uçlarını düşünün. Erkek memelilerin bunlara ihtiyacı yoktur. Erkekler bunlara sahiptir çünkü dişilerde vardır ve meme ucu yapmak çok masraflı bir işlem değildir. Cinsiyetler arasında farklı gelişim yollarının evrimleşmesi ve erkeklerde meme oluşumunun gerçekleşmemesi için bir baskı oluşmamıştır. Bazıları dişi orgazmının da erkek meme uçları ile aynı sebepten dolayı var olduğunu öne sürmektedirler ancak bu çok daha tartışmalı bir konudur. &lt;br /&gt;Koku duyumuz örneğin. Gül kokusunu çok kuvvetli mi duyarsınız yoksa bu kokuyu alabilmek için çabalar mısınız? Kuşkonmaz yedikten sonra birçok kişinin idrarının oluşturduğu belirgin kokuyu fark edebilir misiniz? Konu koku almak olduğunda kişiler arasında çok farklılıklar vardır. Bunun sebebi uyumsal olmaktan çok, büyük oranda şansa bağlı mutasyonlardır. &lt;br /&gt;Örneğin pigmelerin kısa boylu olmasının sebebi bir adaptasyon olmasından çok ölüm oranının yüksek olduğu populasyonlarda erken çocuk sahibi olma yönünde bir seçilimin yan etkisi olabilir. &lt;br /&gt;Çok vasıflı genler&lt;br /&gt;Görünüşteki adaptasyonlar başka yöndeki seçilimin yan etkileri olabilir. Bunun bir nedeni genlerin gelişimin farklı dönemlerinde ve vücudun farklı kısımlarında farklı roller üstlenebilmesidir. Dolayısıyla herhangi bir değişken için seçilim, görünüşte birbiriyle ilgisiz olan etkilere neden olabilir. Örneğin erkek eşcinselliği, dişilerde doğurganlığı arttıran gen varyantlarıyla ilgili olabilir.&lt;br /&gt;Uyumsal olmayan veya kötü etkili bir gen çeşidi (varyantı), çok faydalı bir gen çeşidiyle aynı DNA ipliğinde bulunduğu için populasyonda hızlı bir biçimde yayılabilir. Canlılar arasında eşeyin önemli olmasının sebeplerinden biri budur: Eşeyli üreme sırasında kromozomlar arasında DNA parçacıkları değiş tokuş edilirken genlerin iyi ve kötü varyantları birbirinden ayrılabilir.  &lt;br /&gt;Bitki ve hayvanların diğer özellikleri, (örneğin devekuşlarının kanatları gibi) eskiden adaptasyon olan ama artık orijinal amaçları için ihtiyaç duyulmayan yapılar olabilir. Böyle ‘körelmiş özellikler’ daim olabilirler bunun sebebi nötral olmaları, başka bir görev üstlenmiş olmaları olabilir veya dezavanajlı olmalarına karşın evrimsel olarak yok edilmek için henüz yeterli zamanın geçmemiş olması olabilir. Örneğin apandis. Şu veya bu fonksiyonu olduğuna dair çok sayıda görüş olmasına karşın kanıt kesindir: apandisinizin olmasındansa, olmaması hayatta kalmanız açısından daha avantajlıdır.  &lt;br /&gt;Peki öyleyse neden yok olmadı? Çünkü evrim bir sayı oyunudur. Birkaç bin yıl önceye kadar dünya çapındaki insan sayısı azdı ve insanlar her bir kuşak arasındaki uzun dönemler boyunca az sayıda çocuğa sahip olabiliyordu. Bunun anlamı; apandisin boyunu azaltacak veya tamamen yok edecek mutasyonların oluşması için ve bu mutasyonların doğal seçilimle populasyonlarda yayılması için az sayıda şansın olduğudur. Diğer bir olasılık ise; Apandis küçüldükçe apandisit (apandis iltihaplanması) ihtimalinin artması ve bunun da apandisin alıkoyulmasına neden olmasıdır. &lt;br /&gt;20 yaş dişi diğer bir körelmiş kalıntıdır. Daha küçük ve zayıf bir diş atalarımızın daha büyük bir beyin geliştirmelerine izin vermiştir. Çoğumuz potasyel olarak ölümcül sonuçları olabilmesine karşın, yer olmamasına rağmen 20 yaş dişi çıkarıyoruz. Bu dişin hala mevcut olmasının sebeplerinden birinin kişinin üreme çağını geçmesinden sonra ortaya çıkması olduğu düşünülmektedir.&lt;br /&gt;Bütün bu sebeplerden ve başka birçok sebepten dolayı farklı davranışlarn evrimsel açıklaması ile ilgili görüşlere kuşkuyla yaklaşmalıyız.&lt;br /&gt;Evrimsel psikoloji özellikle insan davranışının tüm yönlerini evrimsel olarak açıklamaya çalışmaya daha meyillidir.  &lt;br /&gt;Sağlam kanıtlar olmaksızın örneğin TV karşısında yenilen yemeklerin ‘evrimleştiği’ gibi yorumlara ihtiyatlı yaklaşmak gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yanlış 2. : Evrimin tek aracı doğal seçilimdir&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişikliklerin çoğu pozitif seçilimden çok genetik sürüklenmeye bağlıdır. Bu durum şöyle özetlenebilir; en şanslının hayatta kalması.&lt;br /&gt;Aynaya bir göz atın. Yüzünüz bir Neanderthal’inkinden oldukça farklı değil mi? Peki neden? Bu sorunun cevabı ‘rastgele genetik sürüklenmeden başka bir sebebi yok’ olabilir. Kafatasının şekli gibi bazı özellikler fonksiyonu çok büyük oranda değiştirmeden çeşitlilik gösterebilirler. Bunların evrimleşmesinde şans faktörü doğal seçilimden daha büyük rol oynayabilir. &lt;br /&gt;Tüm organizmalarda bulunan DNA yüksek oranda reaktif kimyasalların ve radyasyonun saldırısı altındadır ve kendini kopyalarken genellikle hatalar meydana gelir. Bunun sonucu olarak her bir insan embriyosunda en az 100 (muhtemelen daha da fazla) yeni mutasyon  meydana gelir. Bazıları zararlıdır ve doğal seçilimle – örneğin embriyonun ölmesiyle- elenirler. Çoğu ise vücudumuzda herhangi bir değişiklik yaratmaz çünkü DNA’mızın büyük bir kısmı aktif bir şekilde kullanılır durumda değildir. Çok az mutasyon ise ne özellikle zararlı ne de faydalıdır.   &lt;br /&gt;Büyük oranda nötral mutasyonların birkaç kişiye sınırlı kaldığını düşünebilirsiniz. Gerçekte nötral mutasyonların büyük çoğunluğu silinip gider, çok azı ise bir populasyonda yayılma imkanı bulur ve ‘sabitlenir’. Bu tamamen şans eseridir. Bazı mutasyonlar her bir jenerasyon boyunca daha da fazla bireye aktarılırılar.  &lt;br /&gt;Herhangi bir nötral mutasyonun şans eseri yayılması olasılığı düşük olsa bile her bir nesildeki mutasyon sayısının çok fazla olması genetik sürüklenmeyi önemli bür güç haline getirir. Bu biraz piyango oyununa benzer: Kazanma olasılığı çok düşüktür ama her hafta milyonlarca kişi bilet aldığı için genellikle bir kazanan vardır.  &lt;br /&gt;Sonuç olarak karmaşık organizmaların DNA’sındaki birçok değişiklik seçilimden çok genetik sürüklenmeyle ilgilidir. Bu nedenle biyologlar genomları karşılaştırırken benzer veya korunmuş sekanslara odaklanırlar. Doğal seçilim yaşamsal önemi olan sekansları koruyacaktır, geri kalan kısımlar ise sürüklenme dolayısıyla değişime uğrayacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Darboğaz boyunca sürüklenme&lt;br /&gt;Genetik sürüklenme bazen doğal seçilime karşı da olabilir. Hafif faydası olabilecek birçok mutasyon şans eseri yok olabilirken, hafifçe zararlı mutasyonlar yayılıp populasyonda yerleşebilir. Populasyon küçüldükçe genetik sürüklenmenin rolü artar. &lt;br /&gt;Populasyon darboğazları da aynı etkiyi yapabilir. Birkaç çizgili bireyin dışında farelerin çoğunun düz renk olduğu bir ada düşünün. Eğer volkanik bir püskürme düz renkli farelerin tümünü yok ederse adada çizgili fareler baskın olacaktır. Bu durum uygun olanın değil şanslı olanın hayatta kalmasıdır. &lt;br /&gt;Rastgele genetik sürüklenme insan evriminde şüphesiz oldukça büyük bir rol oynamıştır. Yaklaşık 10,000 yıl önce insan populasyonları küçüktü ve yaklaşık 2 milyon yıl önce büyük bir darboğazdan geçmişti.  Bazı bireyler yaklaşık 60,000 yıl önce Afrika’nın dışına göç ettiklerinde ve diğer bölgelerde koloniler oluşturduklarında başka bazı darboğazlardan geçtiler. &lt;br /&gt;İnsanlar ve diğer insansı maymunlar arasında (ve farklı insan populasyonları arasında) görülen genetik farklılıkların çoğunun genetik sürüklenmeden kaynaklandığına şüphe yoktur. Ancak bu mutasyonların çoğu genomumuzun 9/10’unu oluşturan çöp DNA kısmında yer alır ve bu nedenle herhangi bir farklılık yaratmazlar. İlginç bir soru; vücudumuzu veya davranışlarımızı etkileyen hangi mutasyonlar seçilimden çok sürüklenme nedeniyle yayılmışlardır? Bunun cevabı henüz kesinlik kazanmamıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yanlış 3: Doğal seçilim her zaman daha karmaşık canlıların oluşmasına sebep olur&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekte doğal seçilim sıklıkla daha büyük bir sadeliğe neden olur. Ve çoğu zaman komplekslilik seçilimin zayıf olduğu veya hiç olmadığı durumlarda artar. &lt;br /&gt;Eğer onu kullanmıyorsanız, kaybedeceksinizdir.&lt;br /&gt;Evrim eklemekten çok eksiltme eğilimindedir. Örneğin mağarada yaşayan balıklar gözlerini, şeritler gibi parazitler sindirim sistemlerini kaybetmişlerdir. Böyle bir sadeleşme aslında bizim farkettiğimizden daha yaygın olabilir. Mesela beyinleri olmayan denizyıldızı ve deniz kestanesinin atalarının beyin taşıdığı ortaya çıkmıştır. &lt;br /&gt;Tüm bunlara rağmen son 4 milyon yıl içinde evrimin daha kompleks yaşam biçimleri oluşturduğuna şüphe yoktur. Peki ama neden?&lt;br /&gt;Genellikle bunun doğal seçilimin bir sonucu olduğu düşünülür. Ancak yakın zamanda kendi acayip ve şişkin genomumuzu çalışan birkaç biyolog bu fikte karşı çıkmışlardır.&lt;br /&gt;Karmaşıklığın seçilim sonucu değil, seçilimin zayıf olduğu veya hiç olmadığı zamanlarda arttığını öne sürmüşlerdir. Bu nasıl olabilir? İki farklı görev yapan bir geni olan bir hayvan varsayalım.  Eğer mutasyon sonucu bazı yavrularında bu genin iki kopyası meydana geldiyse bu yavrular artık daha uyumlu hale gelmiş olmazlar. Gerçekte bu genin iki dozuna sahip oldukları için biraz daha az uyumlu hale gelmişlerdir. Seçilim baskısının güçlü olduğu büyük bir populasyonda böyle mutasyonlar elenme eğilimindedirler. Seçilim baskısının daha zayıf olduğu daha küçük populasyonlarda ise biraz dezavantajlı olmalarına rağmen bu mutasyonlar rastgele genetik sürüklenmenin sonucu olarak yayılış gösterirler.  &lt;br /&gt;Çoğalmış (duplike olmuş) genler populasyonda daha çok yayıldıkça daha hızlı mutasyon geçirirler. İki kopya halindeki genlerden birinin geçirdiği bir mutasyon orijinal gendeki iki fonksiyondan birincisine zarar vermiş olabilir. Diğer kopya da ikinci fonksiyonu kaybedebilir. Daha önce olduğu gibi bu mutasyonlar hayvanları daha uyumlu hale getirmezler –böyle hayvanlar tamamen aynı şekilde görünüp aynı şekilde davranırlar- ama yine de genetik sürüklenme ile yayılırlar. &lt;br /&gt; Mutasyonlarınızı kullanın&lt;br /&gt;Böylece eskiden iki fonksiyona sahip bir geni olan bir tür, her biri birer fonksiyona sahip iki ayrı gene sahip olmuş olabilir. Karmaşıklıktaki bu artış seçilimden dolayı değil seçilime rağmen gerçekleşmiştir. &lt;br /&gt;Genom bir kez karmaşıklaşmaya başlamışsa devam eden başka bazı mutasyonlar canlının bedenini veya davranışlarını daha karmaşık hale getirebilir. Örneğin iki ayrı gene sahip olmak her birinin farklı zamanlarda açılıp kapatılabileceği anlamına gelir. Faydalı mutasyonlar oluştukça doğal seçilim bunların yayılmasını sağlayacaktır.&lt;br /&gt;Eğer bu görüş doğruysa evrimin kalbinde birbirine karşıt güçler yer alıyor demektir. Gözler veya dil yeteneği gibi karmaşık yapılar ve davranışlar şüphesiz doğal seçilimin ürünleridir. Ama seçilim kuvvetli olduğunda (büyük populasyonlarda olduğu gibi)  canlıyı daha da karmaşıklaştıracak rastlantısal genomik değişiklikleri daha baştan engeller.&lt;br /&gt;Bu görüş asteroid çarpması gibi çevresel felaketler sonrası evrimin neden hızlanmış gibi göründüğünü açıklayabilir. Böyle olaylar hayatta kalan türlerin populasyon büyüklüğünü iyice azaltır, seçilim baskısı hafifler ve uyumsal olmayan süreçlerle daha büyük genomik karmaşıklık şansı artar. Böylece uyumsal süreçlerle daha büyük fiziksel ve davranışsal karmaşıklık için imkan sağlanmış olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yanlış 4: Evrim mükemmel olarak uyum sağlamış canlılar meydana getirir.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamak için mükemmel olarak adapte olmuş olmanız gerekmiyor. Sadece rakipleriniz kadar uyum sağlamış olmanız yeterli. Etrafımızdaki bitki ve hayvanların görünüşteki mükemmelliği gerçeği yansıtmaktan çok bizim hayal gücümüzün zayıflığından kaynaklanır. &lt;br /&gt;Vahşi yaşam belgesellerinde sürekli tekrarlanan bir konu vardır. Tekrar ve tekrar hayvanların çevrelerine ne kadar uyumlu olduklarından bahsedilir. Ancak bu durum nadiren doğrudur. &lt;br /&gt;İngiltere’nin kırmızı sincaplarını ele alalım. Çevresine mükemmel bir şekilde uyum sağlamış gibi görünmektedir. Ta ki gri sincaplar gelene kadar. Gri sincaplar biraz da meşe palamudunu sindirebilme yeteneklerinden dolayı geniş yapraklı ormanlara çok daha iyi uyum ssğlamışlardır. &lt;br /&gt;Evrimin olabilecek en mükemmel tasarımı neden yapmadığının çeşitli sebepleri vardır. Doğal seçilimin tek kriteri bir şeyin işe yarar olmasıdır, o şeyin mümkün olan en iyi şekilde çalışmasına gerek yoktur.  Gerçekte ‘kaba tamirler’ veya ‘beceriksizce yapılmış işler’ yaygındır. Klasik bir örnek Panda’nın bambu tutmak için kullandığı başparmağıdır. Stephen Jay Gould 1978’de şöyle yazmıştır; ‘Panda’nın gerçek başparmağı başka bir görev üstlenmiştir bu nedenle Panda genişlemiş ve uzamış bir bilek kemiği ile biraz hantal ama işe yarar bir çözüm getirmiştir.’&lt;br /&gt;Bu örneğin bize gösterdiği gibi, evrim yeni yapılar ortaya çıkarmaktansa mevcut yapıları yeniden şekillendirme yolunu tercih etmektedir. İlkel balıkların loblu yüzgeçleri, kanatlar, toynaklar ve eller gibi değişik yapılara dönüşmüşlerdir. İnsan eli için en uygun parmak sayısı 5 olduğu için değil amfibi atalarımız beş parmağa sahip olduğu için parmaklarımız 5 tanedir.  &lt;br /&gt;Birçok grup kendilerini daha başarılı kılabilecek özellikleri hiç geliştirmemişlerdir. Örneğin köpekbalıklarında kemikli balıkların sahip olduğu ve yüzmeyi kolaylaştıran hava kesesi bulunmaz. Bunun yerine yüzmesine, yağlı karaciğerine ve çoğu zaman bir yuttuğu bir miktar havaya güvenir. Benzer şekilde memelilerin iki-yönlü akciğeri kuşların tek yönlü akciğerinden daha az kullanışlıdır. Ve bazen canlılar genel uyumlarını arttırmak yerine azaltan bazı yapılar geliştirebilirler örneğin; tavus kuşlarının kuyruğu. &lt;br /&gt;Ya kullan ya kaybet&lt;br /&gt;Devam eden mutasyon ‘kullanmıyorsan kaybet’ anlamına gelir. Örneğin birçok primat bir gen mutasyonundan dolayı C vitamini yapamaz. Bu mutasyon diyetlerinde oldukça fazla C vitamini bulunan hayvanlar için bir fark yaratmaz.  Ancak uzun deniz yolculuğu yapan bir primatın keşfettiği gibi, çevresel şartlar değiştiği zaman bu fonksiyon eksikliği büyük fark yaratacaktır. &lt;br /&gt;Evrimin ileri görüşlü olmayışı, atadan gelen kusurlu tasarımlar meydana getirir. Omurgalı gözünün kör noktası bunun örneklerinden biridir.  Daha sonraki adaptasyonlar bu problemleri büyük ölçüde hafifletse de doğal seçilim kusurlu ama idare eden bir tasarımda karar kıldığında  türün sonraki nesilleri bu tasarımla yetinmek zorundadır. &lt;br /&gt;Bir organizmanın uygunluğu aynı zamanda genellikle değişen çevresel şartlara da bağlıdır. Avcı ve av, parazit ve konak arasında sürekli bir yarış vardır. Birçok canlı daha uyumlu olmak bir yana, mevcut uyumunu korumak için bile sürekli evrimleşmek zorundadır. &lt;br /&gt;Evrimin en üst noktasında mıyız?&lt;br /&gt;Doğal seçilimle evrimleşmek zaman ve sayılarla ilgilidir. Ortaya çıkan yeni mutasyon sayısı ve doğal seçilimin zararlı olanları eleme ve faydalıları çoğaltma şansı sayısı bir populasyonun büyüklüğüne, her bir bireyin meydana getirdiği yavru sayısı ve oluşan nesil sayısına bağlıdır.&lt;br /&gt;Kendimizi en yüksek derecede evrimleşmiş bir tür olarak düşünmekten hoşlanırız, ancak ne kadar mutasyon geçidiğimiz ve ne kadar seçilime uğradığımız dikkate alındığında en az evrimleşen türlerden biri sayılırız.  &lt;br /&gt;HIV ile enfekte olmuş bir insanın vücudunda yaklaşık 10 milyon yeni viral partikül oluşturulur. Buna karşın birkaç bin yıl önceye kadar dünyadaki toplam insan populasyonu birkaç milyondan fazla değildi. &lt;br /&gt;Üstelik bir bakteri on yılda 200,000 nesil oluşturabilir- insan soyunun şempanzelerden ayrılmasından beri yaklaşık olarak bu kadar nesil geçmiştir.  Bu nedenle bir insan ömründen az bir sürede HIV gibi yeni hastalıkların ve çok sayıda antibiyotiğe dirençli bakterinin evrimleştiğini görmek sürpriz değildir.  &lt;br /&gt;Son 10,000 yılda insan evrimi hızlanmış olsa bile çevremizi bundan çok daha hızlı bir şekilde değişime uğratmaktayız. Bunun sonucu olarak daha iyi adapte olacağımız yerde aslında yarattığımız dünyaya daha az uyum sağlar duruma gelmekteyiz. Obeziteden alerjilere miyopluktan ilaç bağımlılığına kadar bugün çektiğimiz birçok sıkıntıyı düşünün. Virüs ve bakteriler mükemmelliğe ulaşmış olabilirler ama biz en iyi ihtimalle kötü bir müsvedde halindeyiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yanlış 5:  Evrim her zaman türlerin hayatta kalmasını destekler&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Gerçekte evrim bireylerin ve populasyonların bazen çok daha az uyumlu olmalarına neden olur ve hatta bazen yok olmalarına yol açar&lt;br /&gt;‘iyi uyum sağlayanın hayatta kalması’ çok kişi tarafından yanlış anlaşılmıştır. Birçok kişi evrimin her zaman türlerin hayatta kalma şansını arttırdığını düşünür.  &lt;br /&gt;Doğal seçilim farklı seviyelerde gerçekleşebilir-genler, bireyler, gruplar- bir genin hayatta kalmasını sağlayan şey o geni taşıyan bireyin veya bireyin ait olduğu topluluğun uyumunu arttırmak zorunda değildir. Örneğin parazitik DNA elemanları veya transpozonlar konak organizmaları daha uyumsuz hale getirmelerine rağmen bir populasyonda yayılış gösterebilirler. Transpozonlar hemofili gibi genetik hastalıkların sebeplerinden biridir. &lt;br /&gt;Benzer şekilde bencil bireyler özgeci (fedakar) bireyleri sömürerek kendilerine fayda sağlarken grubun tümüne felaketle sonuçlanabilecek zararlar verebilirler.   &lt;br /&gt;1982’de J.B.S. Haldane bunun populasyonların tamamen yok olmasına bile neden olabileceğini bildirmiştir. Bu olaya evrimsel intihar denir. Deneysel modeller ve bazı kanıtlar Haldane’ın haklı olduğunu göstermiştir. &lt;br /&gt;Örneğin besin miktarı azaldığında mixobakteriler biraraya gelip spor oluşturmak üzere bir tohum gövdesi (fruiting body) oluştururlar. Laboratuvar çalışmaları sadece spor oluşturan ve asla tohum gövdesinin spor oluşturmayan kısımlarına yardım etmeyen sahtekar mixobakterilerin populasyonlarının yok olmasına neden olduğunu göstermiştir. &lt;br /&gt;Ancak genlerin populasyonları yok etme yeteneğinin pratik bir kullanımı olabilir. Biyologlar sıtma taşıyan sivrisineklere parazitik DNA nakletmenin yollarını araştırıyor. &lt;br /&gt;Buna benzer bir olayın kazayla meydana geldiği öne sürülmüş. Büyüme hormonu üretmek üzere genetik olarak değiştirilen bir balık daha hızlı bir şekilde ve daha fazla gelişmiş, erkenden olgunlaşmış ve daha fazla yumurta oluşturmuştur. Ancak vahşi doğa şartlarında hayatını sürdürebilme yeteneği, değişime uğramayan balıktan daha azdır. Truva geni hipotezine göre böyle özelliklere sahip bir gen varyantı doğal bir populasyonda bireylerin uyumunu azaltmasına rağmen hızlı bir şekilde yayılabilir ve sonunda populasyonun yok olmasına neden olabilir. &lt;br /&gt;Evrimin bir türün hayatta kalma şansını azaltma yollarından birisi de zararlı mutasyonların birikmesidir. Mutasyonlar doğal seçilim için yaşamsal hammaddeyi sağlar, bu nedenle eğer mutasyon oranı çok düşükse populasyon çevresel değişikliklere uyum sağlayabilmek için yeterince hızlı evrimleşemeyebilir.  &lt;br /&gt;Diğer yandan eğer bir populasyonun mutasyon oranı çok fazlaysa zararlı mutasyonlar doğal seçilimin eleyebileceğinden daha hızlı bir şekilde birikebilir. Sonunda biriken bu zararlı mutasyonlar da populasyonların yok olmasına neden olabilir. &lt;br /&gt;Teoride çok küçük populasyona sahip herhangi bir tür, silici (deleterious) mutasyonlar  biriktirebilir. Problem Amazon balığı gibi aseksüel organizmalar için özellikle çok ciddi olabilir buna Müllerin raketi etkisi adı verilir. &lt;br /&gt;Eşeysel olarak üreyen türler için bu daha basit bir problemdir çünkü kromozomlar arasındaki gen alışverişi iyi ve kötü mutasyonları birbirinden ayırabilir. Bazı şanssız döller çok sayıda zararlı mutasyonlar devralır ve ölür, bazı şanslı olanlar ise çok daha az zararlı mutasyon devralır.  &lt;br /&gt;Bir mutasyon felaketi dallanmanın bir sonucu olarak da gerçekleşebilir. Bunun sebebi birlikte kalıtılan gen varyantlarıdır çünkü bir kromozomda birbirlerinin yanında yer alırlar.  Düşünün ki mutasyon oranını arttıran bir mutasyon, uyumluluğu büyük ölçüde arttıran başka bir mutasyonun hemen yanında yer almakta. Yararlı mutasyonun sağladığı fayda, diğer mutasyonun zararlı etkisini maskeleyecektir. Bunun anlamı her iki mutasyonun populasyonda hızla yayılacağı ve felaketle sonuçlanabilecek etkilere neden olacağıdır.  &lt;br /&gt;Bazı doktorlar mutasyon birikmesini hastalıkların tedavisinde kullanabilmeyi ummaktadırlar. HIV gibi bazı virüsler şimdiden hata felaketi eşiğine yaklaşmaktadırlar. Virüslerdeki mutasyon oranını arttıran ilaçlar bu eşiği atlamalarına ve bir kişinin vücudundaki virüs populasyonunun yok olmasına neden olabilirler. &lt;br /&gt;Son olarak, aynı ürün bireyleri arasındaki rekabet –eşeysel seçilim- bir türün toplam uyumluluğunu azaltan özellikler lehine işleyebilir. Erkek tavuskuşları en büyük ve en parlak kuyruklara sahip olarak dişilerin dikkatini çekebilirler ancak ağır ve dikkat çekici kuyrukları onların hayatta kalma şanslarını azaltmaktadır. &lt;br /&gt;Tehlike altındaki kuş türleri üzerinde yapılan çalışmalar eşeysel seçilimin populasyonların yok olmasına bile neden olabileceğini göstermektedir. Bazı biyologlar insanoğlunun geleceğini tehlikeye atan aşırı tüketimden de eşeysel seçilimi sorumlu tutacak kadar ileri gitmişlerdir.  &lt;br /&gt;Handikap prensibine göre tavuskuşu kuyruğu gibi özellikler tam da dezavantajlı oldukları için evrilmişlerdir. Dişilere ne kadar güçlü ve formunda olduğu mesajını vermeye çalışan bir birey düşünün. Eğer mesajı vermek kolaysa diğer daha zayıf erkekler aynı mesajı vererek hile yapabilirler. Ama eğer mesaj pahalıya maloluyorsa  (örneğin büyük, hantal bir kuyruk geliştirmek veya besininden vermek gibi) hile yapmanın imkanı yoktur. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yanlış  6: İnsanların evrimi anlayıp anlamamasının hiç bir önemi yoktur&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bireysel seviyede pek bir şey farkettirmese de önemli konularda gerçek yerine batıl inançların temel alınması herhangi bir modern toplumu felakete götürebilir.&lt;br /&gt;Kardeşiniz ya da anneniz yaratılışçı olabilir. Bırakalım neye isterlerse ona inansınlar diye düşünebilirsiniz. Ne de olsa kimse için bir şey farketmeyecek. &lt;br /&gt;Acaba gerçekten öyle mi? Mike Huckabee’nin ABD’nin başkan yardımcısı (yani başkanlıktan sadece ani bir kalp krizi uzaklıkta) olduğunu düşünün. Dünyanın en büyük süper gücünün evrimi reddeden bir adam tarafından yönetilmesinden rahatsızlık duymaz mısınız? Ki bu kişi gerçeği kabul etmeyi reddeden on milyonlarca kişi tarafından desteklenmektedir. &lt;br /&gt;Liderlerin biyolojik gerçeklik yerine dogmayı tercih etmeleri tehlikeli bir durumdur. Stalin’in Lysenko’nun sahte bilimini desteklemesi Sovyet tarımı için bir felaket olmuştur &lt;br /&gt;Evrilen problemler&lt;br /&gt;Batı uygarlığının dünyayı anlama ve değiştirme başarısı bilim ve teknolojiye dayanır. Bu başarının sürekliliği de belki eskisinden daha fazla buna dayanmaktadır.&lt;br /&gt;Evrimin bir inanç meselesi olduğunu düşünen bir lider o konum için uygun değildir. Myriad alanlarında araştırmacıların elde ettiği büyük orandaki evrim kanıtını gözardı eden bir kişi örneğin iklim değişikliği konusunda daha az kesin olan kanıtları nasıl değerlendirebilir. &lt;br /&gt;Üstelik evrim birçok politik kararla da direkt olarak ilgilidir. Verem gibi hastalıklar savunma sistemlerimize direnç kazandıkları için yeniden ortaya çıkmaya başlamışlardır. MRSA gibi antibiyotiğe dirençli böcekler gittikçe büyüyen bir problem oluştururlar. H5N1, kuş gribi virüsü veya ebola gibi ölümcül bir virüs evrim geçirerek dünya çapında bir salgına neden olacak şekilde insandan insana geçebilme yeteneği geliştirebilir. Evrimin gücünü anlamadan bu ciddi tehlikeleri anlayıp gerekli planları yapmak mümkün değildir.&lt;br /&gt;Evrimi anlamanın önemli olduğu başka bazı alanlar da vardır; Örneğin balıkçıların sadece büyük balık avlamalarına izin veren avlanma politikaları aslında daha küçük balıkların evrilmesine neden olmaktadır. &lt;br /&gt;Çevre şartlarında yaptığımız büyük çaplı değişiklikler zehirlere dirençli farelerden ses kirliliğine karşı şarkılarını değiştiren şehir kuşlarına kadar birçok türün değişmesine yol açmaktadır. &lt;br /&gt;Ayrıca geleceğimiz de sözkonusudur: Modern biyoloji, embriyoları yeniden şekillendirmek, genetik kodu yeniden yazmak ve yaşlanmanın etkilerini geciktirmek gibi insan vücudu üzerinde daha önceden hayal bile edemediğimiz güçlere sahip olmamızı sağlamak üzeredir. Bu gücün kullanılıp kullanılmayacağı veya kullanılacaksa bunun ne şekilde olacağı konusunda toplumun görüşleri insanların evrimsel kökenleri konusundaki anlayışlarıyla şekillenecektir. Mükemmel, tamamlanmış bir ürün veya basit erken prototipler olduğunuzu düşündüğünüzde olaylar farklı görünecektir. &lt;br /&gt;Evrim toplumları nasıl yönetmemiz veya nasıl etik kararlar almamız gerektiğini bize söylemez. Evrim tanımlayıcı bir bilimdir, Kural koyucu değildir. Ancak kararlarımızı alırken bilgi sahibi olmamızı sağlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yanlış  7: ‘Uyumlu olanın hayatta kalması’ kuralı ‘herkesin kendi başının çaresine bakmasını’ mazur gösterir&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En ‘uygun’ birey en agresif ve vahşi olan değil en sevgi dolu ve özverili olan olabilir. Ayrıca her durumda doğada gerçekleşen olaylar insanların da aynı şekilde davranmasını haklı çıkarmaz.&lt;br /&gt;Darwin tarafından değil filozof Herbert Spencer tarafından kullanılan ‘En uygunun hayatta kalması’ deyimi büyük oranda yanlış anlaşılmıştır. &lt;br /&gt;Yeni başlayanlar için; Doğal seçilimle evrimleşmenin olması için sadece en uygunun hayatta kalması yeterli değildir. Ayrıca çoğalabilen bireylerden oluşan bir populasyonun ve bireylerin içinde uyumluluğu etkileyecek kalıtılabilir varyasyonların bulunması gerekir. Kendi başına uyumlu olanın hayatta kalması bir çıkmaz sokaktır. Özellikle işadamları en uygunun hayatta kalması kuralı ile evrimi birbirine karıştırmakta suçludurlar.  &lt;br /&gt;Üstelik bu deyim hayatta kalmak için zalim bir çabalama imajı gözönüne getirse de, gerçekte en uygun deyimi nadiren ‘en güçlü’ veya ‘en agresif’ anlamına gelmektedir. Tam tersine en iyi kamufle olandan en akıllıya veya en iyi işbirliği yapana kadar değişik anlamlara gelebilir. Rambo^yu unutun Einstein veya Gandi’yi düşünün. &lt;br /&gt;Doğada her hayvanın kendi başının çaresine baktığını görmeyiz. İşbirliği olağanüstü başarılı bir hayatta kalma stratejisidir. Üstelik tabiat tarihinde en önemli basamakların temelini oluşturmuştur. Basit hücrelerin işbirliği yapması sonucu kompleks hücreler evrilmiştir. Çok hücreli organizmalar kompleks hücrelerin işbirliği yapmasıyla meydana gelmiştir. Arılar veya karınca kolonileri gibi süperorganizmalar işbirliği yapan bireylerden meydana gelir. &lt;br /&gt;İntihar eden hücreler&lt;br /&gt;İşbirliği sona erdiğinde sonuçlar felakete uzanabilir. Örneğin vücudumuzdaki hücreler kendi başına davranmaya başladığı zaman sonuç kanserdir. Dolayısıyla işbirliğini sağlamak ve bencilliği baskılamak için incelikli mekanizmalar evrimleşmiştir. Örneğin kanserleşmeye başlayan hücrelerde intiharı tetikleyen hücresel mekanizmalar vardır .&lt;br /&gt;Bu bakış açısından uygun olanın hayatta kalması konsepti, bırakınız yapsınlar kapitalizminden çok, sosyalizmi haklı çıkarmaktadır. Sosyal böceklerin başarısı totaliter rejimlerin savunulması için kullanılabilir. Bu da başka bir konuyu aydınlığa çıkarır; uygun olanın hayatta kalması kuralını özellikle de bunun ‘doğal’ olduğunu savunarak herhangi bir ekonomik veya politik ideolojiyi haklı çıkarmak için kullanmak saçmalıktır. &lt;br /&gt;Kutup ayıları yapıyor diye yamyamlık iyi bir şey midir? Birçok kuş türü yapıyor diye kardeşinizi öldürmek kabul edilebilir mi? Fareler bazen yavrularını yiyor diye çocuğunuzu katletmeniz veya Bonobo maymunları genç bireylerle çiftleşiyor diye pedofili mazur görülebilir mi?&lt;br /&gt;Çoğumuzun doğal olmadığını düşündüğü davranışların neredeyse her çeşidi bazı hayvan şubeleri veya alemleri için doğaldır. Hiç kimse insanların aynı şekilde davranmalarını haklı gösteremez. &lt;br /&gt;Böyle örnekler doğruyu yanlıştan ayırt ederken doğal olana başvurulmasının (natüralistik fallacy) en üst derecede absürdlüğünü gösterse de konu evrime geldiğinde ilginç bir kör noktamız varmış gibi görünmektedir. Uygun olanın hayatta kalması serbest pazarlardan öjenizme kadar her şeyi haklı çıkarmak için kullanılmıştır. Böyle görüşler hala bazı çevrelerde güçlü bir etkiye sahiptir. &lt;br /&gt;Ne var ki doğal seçilim basitçe canlı dünyada ne olup bittiğini anlatır. Nasıl davranmamız gerektiğini değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yanlış  8: Evrim sınırsız yaratıcılıktadır&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğanın yaratıcılığının bir sınrı yokmuş gibi görünebilir ancak muhtemelen asla evrimleşmeyecek bazı özellikler vardır, en azından dünyada. &lt;br /&gt;İcat edilebilecek hemen hemen her şeyi doğanın insanoğlu sahneye çıkmadan çok önce zaten icat etmiş olduğu düşünülür (tekerlek de dahil). Kalifornia dağlarında yaşayan bir semender türü tehlike durumunda kendini kıvırarak yamaçtan aşağı yuvarlar. Bir tırtıl türü ise avcılardan kaçabilmek için düz bir yüzeyde 4-5 tur yuvarlanabilir. &lt;br /&gt;Ancak kullanışlı olabilecek ancak asla evrilmemiş yapılar da vardır. Örneğin dahili bir makineli tüfek taşıyan bir zebra aslanlar tarafından nadiren rahatsız edilecektir. Öyleyse neden evrim bazı şeyleri icat ederken bazılarını edemiyor? &lt;br /&gt;Bu çözülmesi oldukça zor bir konudur. Oluşmamış bir şeyi nasıl inceleyebiliriz? Yaklaşımlardan biri bakteri kamçısı veya göz gibi yapıların evrilemeyecek kadar karmaşık olduğuna inananların  ve bu nedenle evrimi reddedenlerin kullandığı bir soruyla başlamak olabilir. Yarım bir kanat ne işe yarar? Diye sorarlar. &lt;br /&gt;Yarım bir kanadın çok kullanışlı olduğu ortaya çıkmıştır. Böcek kanatları aslında su yüzeyinde kürek çekerek hareket etmeyi sağlayan sarkık solungaçlardan evrilmiş olabilir. Bu bir exaptation (ardıluyarlanım) örneğidir yani belli bir amaç için evrilen yapı veya davranışların-her ara aşamada kullanışlı kalarak- yepyeni bir amaç üstlenmesi. &lt;br /&gt;Ancak bu argümanı tersine çevirdiğimizde bazı yapıların evrilemeyeceğini çünkü ara aşamanın hiç bir işe yaramayacağını önerir. Örneğin bazı hayvanlar için iki kanallı radyo, sessiz alarm çağrıları veya türün diğer bireylerinin yerlerini belirlemede oldukça kullanışlı olabilecekken evrilmemiştir. Neden? Nano boyuttaki radyo alıcılarının yakın zamanda icat edilmesi bunun fiziksel olarak imkansız olmadığını göstermektedir. Bu sorunun cevabı yarım bir radyonun hiçbir işe yaramayacağı olabilir. Doğal radyo dalgalarını algılamak hayvanlara çevreleri hakkında faydalı bir bilgi vermez. Bu da organizmaların radyo dalgalarını algılamalarına izin verecek mutasyonların doğal olarak seçilemeyeceği anlamına gelir. Radar da benzer sebeplerle evrilmemiş olabilir.  &lt;br /&gt;Görünür ışık için ise aynı şey geçerli değildir. Şurası açıktır ki basitçe ışığın varlığını veya yokluğunu algılamak birçok ortamda oldukça avantajlı olacaktır. Oldukça bulanık bir görüntü bile hiç yoktan iyidir.   &lt;br /&gt;Görülebilir ışık yaymak da faydalı olabilir (kendisi ışığı algılayamayan canlılar için bile). Okyanus dalgalarını aydınlatan ışık veren fitoplanktonlar (biyolüminesan fitoplanktonlar) örneğin, fitoplanktonların düşmanlarını yiyen avcıların davet edilmesini sağlar. Benzer bir argüman  ses için de geçerlidir: yarasalar, balinalar gibi hayvanlarda birbirinden bağımsız olarak ekolokasyon (ses dalgalarıyla cisimlerin yerlerini belirlemek) çeşitlerinin nasıl evrildiğini kolayca görebiliriz. &lt;br /&gt;Havada balon gibi uçan bitkilerin neden hiç oluşmadığını merak edenler olabilir. Bu ilk bakışta pek de imkansız gibi görünmeyen bir fikirdir:  birçok deniz yosunu pnömatosist adı verilen oksijen veya karbondioksitle dolu keselere sahiptir. Başka bazı algler hidrojen üretebilirler. Böylece bir deniz yosununun büyük ince bir pnömatosisti hidrojenle doldurup uçması mümkündür. Uçan bitkiler böylece su ve kara bitkilerine karşı ışığa ulaşma açısından büyük bir avantaj sağlayabilirlerdi. Öyleyse neden gökyüzü canlı yeşil balonlarla dolu değil?  &lt;br /&gt;Bunun sebebi çok ince zarlı büyük pnömatosistlerin avcılara ve dalga hareketlerine karşı çok daha savunmasız olması ve bu nedenle geçiş evrelerinin asla evrilemesi olabilir. &lt;br /&gt;Üstelik algler sadece suda sülfür bulunmadığı zaman hidrojen üretirler ve her durumda hidrojen gazının molekülleri pnömatosist zarından dışarı kaçacak kadar küçüktürler. Dolayısıyla yarım bir hidrojen balonu pek bir işe yarayacakmış gibi görünmemektedir en azından bizim gezegenimizde. Evrimin bile sınırları vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yanlış 9: Evrim homoseksüellik gibi olguları açıklayamaz&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çok hayvan türünde yaygın olarak görülen eşcinsel davranışı açıklayabilecek pek çok evrimsel mekanizma vardır&lt;br /&gt;Basit mantık yürütme, evrimin eşcinselliği açıklayamayacağını söyler- homoseksüellik geni neden seçilsin? Eşcinselliğe yatkınlığa neden olan genetik özellikler neden uzun zaman önce elimine edilmemiştir? &lt;br /&gt;Böyle argümanlar şaşırtıcı derecede yaygındır ve tamamen yanlıştır. &lt;br /&gt;Homoseksüel davranış bizonlardan penguenlere kadar yüzlerce türde gözlemlenmiştir. İnsan veya diğer hayvanlarda homoseksüelliğin (embriyonik gelişim sırasında geçekleşen hormonal aşırılıklardan ziyade) ne derecede genetik temelli olduğu hala kesinlik kazanmamış olmasına karşın homoseksüellikle ilgili gen varyantlarının bir populasyonda neden varlığını sürdürebildiğini açıklayabilen birçok mekanizma vardır. &lt;br /&gt;Yaygın bir kanı eşcinselliğin çocuk sahibi olmamak anlamına geldiğidir. Ancak bu doğru değildir özellikle kendi kültürünüz dışındaki bazı kültürlerde. Batılı ülkelerde eşcinsellerin birlikte yaşamaları kabul görene kadar birçok homoseksüel kişi karşı cinsten partnerlere sahipti. Bazı geleneksel toplumlarda tek cinse özel olmayan çeşitli eşcinsellik formları yaygındır. &lt;br /&gt;Hayvanlar arasında homoseksüel davranış genellikle tek cinsle sınırlı değildir. Örneğin bazı Japon makak maymunu populasyonlarında dişiler dişi seks partnerlerini erkeklere tercih ederler ancak erkeklerle de çiftleşirler –başka bir deyişle biseksüeldürler. &lt;br /&gt;Eşcinselliğin dolaylı yoldan da olsa bireylerin üreme başarısını arttırdığı da öne sürülmektedir. Örneğin aynı cinsten partnerler sosyal hiyerarşilerin üst seviyelerine çıkmak ve karşı cinse ulaşmak için daha fazla şansa sahip olabilir. Bazı türlerde homoseksüel ilişkiler erkeklerin az bulunmasına tepki olarak gelişebilir, hiç yavru sahibi olmamaktansa bazı dişi çiftler bir erkekle çiftleşerek doğan yavruyu birlikte yetiştirebilir. &lt;br /&gt;Diğer bir olasılık eşcinselliğin bireylerden çok gruplar ve akrabalar için fayda sağlaması olabilir. Bonobo maymunlarında homoseksüel davranış sosyal dayanışmayı arttırdığı için grup seviyesinde fayda sağlar. Samoa’daki bir çalışmada gay erkeklerin yeğenlerine daha fazla zaman ayırdıkları gözlenmiştir, bu da akraba seçiliminin (diğerlerinin bedenindeki genlerinizi desteklemek) bir örneği olabilir. &lt;br /&gt;Sağlığınız için&lt;br /&gt;Belki de eşcinsellik nötraldir, uyumu ne arttırır ne de azaltır. Makaklarda eşcinsel davranışın uyumsal bir açıklamasını bulmak için yapılan çabalar sonuçsuz kalmıştır. Görünüşe göre sadece zevk için bu işi yapmaktalar.  Bir çok insanın sandığı gibi eşcinsellik üreme başarısını düşürse bile bu kadar yaygın olmasının birçok muhtemel sebebi var. Söz gelimi, yakın zamanda yapılmış bir çalışmaya göre eşcinsel davranışa neden olan gen varyantları dişilerde doğurganlığı arttırmak gibi etkilere de sahip. Eşcinsellik dişilerin belli eğilimlere sahip erkekleri tercih etmelerinin bir sonucu da olabilir. Eşeysel seçilim tavuskuşlarının kuyruğu gibi genel uyumu azaltan  özellikleri destekleyebilir. &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Yakın zamana kadar hayvanlardaki homoseksüel davranışlar göz ardı edilmiş veya reddedilmiştir. Bu nedenle bu açıklamalardan hangisini doğru olduğu konusunda henüz bir sonuca varılmamış olması sürpriz değildir. İleride farklı türlerde farklı açıklamaların geçerli olduğu da ortaya çıkabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yanlış: 10  Yaratılışçılık evrime denk bir alternatiftir &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratılışçıların üzerinde fikir birliğinde oldukları tek şey evrimi sevmedikleridir. İncilde bile iki farklı yaratılış öyküsü anlatılır. &lt;br /&gt;Eğer biri size yaratılışçılığın dünyadaki yaşamla ilgili daha iyi bir açıklama getirdiğini söylerse ona yaratılışçılığın hangi versiyonu? diye sorun.&lt;br /&gt;Yaratılışçılar arasında yaşamın nasıl varolduğuyla ilgili olağanüstü çeşitlilikte inanışlar vardır. Bazı yaratılışçılar dünyadaki büyük çeşitliliği evrimin sağladığını kabul ederler- insanlar dışında. Diğerleri tüm yaşamın evrimleştiğini ancak bu olayın doğaüstü bir varlık tarafından yönetildiğini savunurlar.    &lt;br /&gt; Bazıları evrimin küçük değişiklikler yapabileceğini (mikroevrim) kabul ederler ancak çok sayıdaki küçük değişikliğin yeni bir tür ve hatta yeni organizma grupları oluşturabileceğini (makroevrim) kabul etmezler. Bazıları Tanrı’nın ilk yaşamı yarattığını ancak daha sonra her şeyi kendi kendine evrimleşmeye bıraktığını düşünürler.  &lt;br /&gt;Zamanlama konusunda da fikir ayrılıkları vardır. ‘Genç dünya yaratılışçıları’ İncil’in kendi içindeki çelişkilere rağmen hatasız olduğunu düşünürler ve gezegenin 6000 yıl önce yaratıldığını öne sürerler. ‘Yaşlı dünya yaratılışçıları’ ise aksi yöndeki yüzlerce kanıtı kabul ederler. &lt;br /&gt;Bu hizipleşme sadece bir başlanıçtır. Bazıları dünyanın görünürdeki yaşını reddetmezler ancak bunun bir illüzyon olduğunu savunurlar (Omphalos hipotezi, bazıları bunu ‘Tanrı  bizi kandırmak için yaptı’ olarak özetlerler). Bazıları ise gezegenin milyonlarca yıllık olduğunu ancak üstündeki yaşamın yakın zamanda yaratıldığını savunurlar. &lt;br /&gt;Yaratılışçıların tümü en azından bir Yaratıcı’ya inanır. Ancak  o kimdir?: Tanrı, Allah, Yehova, Brahma, Zeus, Uzaylılar veya bir dev Hermafrodit?&lt;br /&gt;Ancak gezegenimizi ve üzerindeki yaşamı inceleyen kişiler çok net sonuçlara varmışlardır: Dünya yaklaşık 4 milyon yıl yaşında ve üzerindeki tüm canlılar çok daha basit yaşam formlarından dereceli olarak evrimleşmiştir. Herhangi bir dış müdahalenin gerçekleştiğine dair bir kanıt bulunmamıştır. Evet ufak detaylar konusunda biyologlar, jeologlar ve kozmologlar arasında çok sayıda görüş ayrılıkları vardır ancak bunlar er ya da geç yeni keşifler ve deneylerle çözümlenecektir. Gerçek her zaman en son kazanan olacaktır&lt;br /&gt;Buna karşın çok sayıdaki farklı yaratılışçı görüşün hangisini doğru olduğunu bulmanın bir yolu yoktur. Herkes kendi yaratılışçı versiyonuyla gelebilir (ve çoğu öyle yapmaktadır). Örneğin Uçan spagetti canavarına inananları nasıl suçlayabilirsiniz? Eriştenin gerçek yaratıcı olmadığı nasıl ispatlanabilir&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-6471182577736100834?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/6471182577736100834/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2010/02/new-scientist-dergisinden-cevirdigim.html#comment-form' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/6471182577736100834'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/6471182577736100834'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2010/02/new-scientist-dergisinden-cevirdigim.html' title=''/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-1038982907961126401</id><published>2010-01-02T06:55:00.000-08:00</published><updated>2010-01-02T07:09:32.351-08:00</updated><title type='text'>BİLGİ MEYDAN OKUMASI</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/Sz9hnK_whPI/AAAAAAAAAGg/T64bd2ZqFrU/s1600-h/seytan.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 197px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/Sz9hnK_whPI/AAAAAAAAAGg/T64bd2ZqFrU/s320/seytan.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5422159801971934450" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;BİLGİ MEYDAN OKUMASI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Richard Dawkins’in Bir şeytanın papazı isimli kitabından bir alıntı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylül 1997’de bir Avustralyalı film ekibini gerçek niyetlerinin yaratılışçı propaganda olduğunu fark etmeden Oxford’daki evime kabul ettim. Şüpheli bir biçimde amatörce yapılan röportaj sırasında saldırgan bir tarzla meydan okuyarak benden genomdaki bilgiyi arttıran olarak görülebilecek genetik mutasyon veya evrimsel süreç örneği vermem istendi. Bu sadece bir yaratılışçının bu şekilde sorabileceği bir sorudur ve yaratılışçılara bir röportaj vermek (normalde yapmamak için iyi sebeplerim olan bir şey) üzere kandırıldığımı anladığım zaman o andı. Bu öfke ile soruyu daha fazla tartışmayı reddetim ve kamerayı kapatmalarını istedim. Ancak röportajı sert bir şekilde aniden bitirme kararımdan vazgeçtim çünkü bana yalvararak Avustralya’dan bunca yolu özellikle benimle röportaj yapmak için geldiklerini söylediler. Bu epey abartı da olsa düşündükten sonra yasal izin formunu yırtıp onları dışarı atmamın cömert olmayacağını düşündüm. Bu yüzden yumuşadım &lt;br /&gt;Cömertliğim aşırı dincilerin taktiklerine aşina herkesin tahmin edebileceği şekilde ödüllendirildi. Bir yıl sonra filmi gördüğümde bilgi içeriği ile ilgili soruya cevap veremediğim izlenimi bırakmak için filmin değiştirildiğini gördüm. (Barry Williams’ın Sceptic isimli dergisinin 18. sayısındaki (1998) ‘Yaradılışçı aldatma açığa çıkarıldı’ yazısında (sayfa 7-10) uzun süre duraklamamın (onları dışarı atıp atmamaya karar vermeye çalışırken) nasıl soruyu cevaplama yetersizliğim varmış ve tamamen başka bir konuda alakasız bir cevap vererek konuyu değiştirmeye çalışıyormuşum gibi gösterilmeye çalışıldığının hikayesini okuyabilirsiniz)&lt;br /&gt;Dürüst olmak gerekirse bu burada gözüktüğü kadar kasten haince planlanmış olmayabilir. Bu insanların sorularının  gerçekten cevaplanamayacağını zannettiklerini anlamanız gerekir. Avustralya’dan yaptıkları yolculuğun bütün amacının bir evrimcinin bu soruya cevap veremeyişini kaydetmek olması acıklıdır. &lt;br /&gt;Sonradan geçmişe bakınca (zaten evime girmelerine izin verecek şekilde kandırıldığımı düşününce) basitçe soruyu cevaplamam daha akıllıca olabilirdi. Fakat ağzımı açtığım her defasında anlaşılmaktan hoşlanırım bu tip bir soru iki cümle ile cevaplanabilecek bir soru değildi. İlk olarak bilgi’nin teknik manasını açıklamak zorundasınız. Sonra da evrimle olan karmaşık ilişkisini. Çok zor değildir ama zaman alır. Röportaj anında tam olarak ne olduğu konusu ile uğraşıp suçlamalar ve münakaşalara girmeyeceğim. Bunun yerine yapıcı bir yöntemle konuyu tekrar ele alıp orijinal soruyu ‘bilgi meydan okumasını’ kafi uzunlukta cevaplamaya girişeceğim; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…..DNA bilgiyi bilgisayar-benzeri bir yöntemle taşır ve eğer istersek genomun kapasitesini de bitlerle ölçebiliriz. DNA’nın her harfi 2 bit kapasitesine sahiptir. İnsan genomunun toplam bilgi kapasitesi gigabitlerle ölçülür. Yaygın bağırsak bakterisi E. coli’ ninkiler ise megabitlerle ölçülür. Bütün hayvanlar gibi biz de eğer bugün çalışmalarımızda kullanma imkanımız olsa bakteri olarak sınıflandıracağımız bir atanın soyundan geldik. Böylece bu atanın yaşadığı milyarlarca yıllık evrim süresince genomumuzun bilgi kapasitesi belki de 10 un üçüncü kuvveti kadar yani yaklaşık bin katı kadar arttı. Bu tatmin edici saygınlıktadır ve insanı memnun eder. &lt;br /&gt;Öyleyse pürtüklü semenderin ‘Triturus cristatus’ un genom kapasitesinin 40 gigabit olarak tahmin edilmesiyle insan genomundan yaklaşık 10 kat büyük olması gerçeğiyle insan saygınlığı yaralanmalı mıdır? Hayır, çünkü her halükarda herhangi bir hayvanın genomunun büyük bir kısmı yararlı bilgi taşımak için kullanılmaz. Birçok işlevsiz pseudogen (yalancı gen) vardır ve bir sürü de tekrarlayan anlamsızlıklar. Bunlar adli tıp dedektifleri için yararlı olabilir fakat canlı hücrelerinde proteine çevrilmezler. Pürtüklü semender bizimkinden daha büyük bir hard diske sahiptir fakat her ikimizin de hard disklerinden çoğu kullanılmaz. &lt;br /&gt;Görünen o ki canlılar alemindeki genomların toplam bilgi kapasitesi çok değişkendir ve bu evrimde büyük orada değişmiş olmalı. Muhtemelen her iki yönde de. Genetik madde kayıpları silinmeler olarak adlandırılır. Yeni genler türlü sayıda kopyalama çeşitleriyle ortaya çıkar. Bu oksijeni kanda taşıyan karmaşık hemoglobin tarafından iyi örneklendirilmiştir. &lt;br /&gt;Yetişkin insan hemoglobini aslında birbiri etrafında düğümlenmiş globinler olarak adlandırılan dört protein zincirininin bileşimidir. Detaylı dizimleri bize bu dört globin zincirinin birbiriyle oldukça yakın akraba olduğunu fakat birbirleriyle aynı olmadıklarını gösterir. İçlerinden iki tanesi alfa globinler olarak adlandırılır ve diğer ikisi de beta globinlerdir. Alfa globinleri kodlayan genler onbirinci kromozomda, beta globin genleri ise onaltıncı kromozomda bulunur. Bu kromozomların her ikisinde de aralarına işe yaramaz DNA’ların serpiştirilmiş olduğu globin genleri kümesi bulunur. Onbirinci kromozomdaki alfa kümesinde 7 globin geni bulunur. Bunlardan 4 tanesi alfanın  arızalanarak işe yaramaz hale gelmiş ve proteinlere çevrilmeyen versiyonları olan pseudo genleridir. İki tanesi yetişkinlerde kullanılan gerçek alfa globin genleridir. Sonuncusu zeta olarak adlandırılır ve sadece embriyolarda kullanılır. Benzer olarak 16. kromozomdaki beta kümesi bazıları hizmet dışı kalmış ve biri sadece embriyoda kullanılan altı gen içerir. &lt;br /&gt;Bütün bu karmaşıklığı boşverin. Büyüleyici nokta şu. Dikkatle harf harf yapılmış analizler gösteriyor ki bu değişik türdeki globinler tam olarak birbirlerinin kuzenleri yani gerçek anlamda aynı ailenin üyeleri. Fakat bu uzak kuzenler hala bizim ve bütün omurgalıların genomlarında birlikte yaşıyorlar. Bütün organizmalar ölçeğinde tüm omurgalılar da bizim kuzenlerimiz. Omurgalıların evrim ağacı, aşina olduğumuz bir ağaç. Dallanmaların olduğu noktalar türlerin ayrıldığı olayları yani türlerin iki evlat çiftine ayrılmasını ifade ediyor. Fakat aynı zaman dilimini işgal eden bir başka aile ağacı daha var ve onun dalları türlere ayrılma olaylarını değil genomlar içindeki genlerin ikilenmesi olaylarını temsil ediyor. &lt;br /&gt;İçinizdeki bir düzine civarındaki globin genleri yaklaşık yarım milyar yıl önce yaşamış olan uzak atamızın içinde yaşamış olan ikilenen ve her iki kopyası da genom içinde kalan eskiden kalma bir globin geninin soyundan gelmiştir. O zamanlar bu nesilden gelen bütün hayvanların genomlarınının değişik parçalarında iki kopyası vardı. Bir kopyanın kaderi alfa kümesine ve diğerininki de beta kümesine yol açmaktı. Devasa zaman dilimleri akarken daha başka ikilemeler de oldu (ve şüphesiz bazı silinmeler de). Yaklaşık 400 milyon yıl önce atasal alfa geni tekrar ikilendi fakat bu sefer iki kopya birbirinin yakınında aynı kromozomun bir kümesinde kaldı. İçlerinden birinin kaderi embriyolar tarafından kullanılan zeta olmak ve diğerinin de yetişkin insanlar tarafından kullanılan alfa globin genleri olmaktı (diğer dallar daha önce bahsettiğim işlevsiz pseudo genler oldular). Ailenin beta kolunun hikayesi de benzerdi, fakat ikilemeler jeolojik tarihin başka zamanlarında oldular. &lt;br /&gt;İşte eşit derecede büyüleyici bir nokta daha. Alfa kümesi ile beta kümesi arasındaki ayrılığın 500 milyon yıl önce oluştuğu bilgisi ışığında bu bölünmenin izlerini taşıyan tabii ki sadece bizim genomumuz olmayacaktır. Herhangi bir başka memeliye, kuşa, sürüngene, yüzergezere ve kemikli balığa baktığımızda aynı genom içi bölünmeyi görmeliyiz çünkü bütün bunlarla olan ortak atamız 500 milyon yl öncesinden daha sonra yaşamıştır. Araştırılan her yerde bu beklentinin doğru olduğu kantlanmıştır. Çok eski alfa/beta ayrımını bizimle paylaşmayan bir omurgalı bulmak için en büyük umudumuz bofa balığı gibi çenesiz bir balık olabilirdi çünkü yaşayan bütün omurgalılar arasında bize en uzak kuzenlerimiz onlardır. Gerçekten de bu çenesiz balıklar alfa/beta bölünmesinin olmadığı bilinen tek omurgalılardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genom içindeki gen ikilenmesi filogenezdeki tür ikilenmesine benzer bir tarihi etkiye sahiptir. Gen çeşitliliğinden sorumludur, tıpkı tür ikilenmesinin filetik çeşitlilikten sorumlu olması gibi. Bir evrensel ata ile başlayarak hayatın görkemli çeşitliliği yeni türlerin bir dizi dallanması ile meydana gelmiştir. Sonrasında bu da canlılar aleminin ana dallarının ve yeryüzünü süsleyen yüzlerce milyon farklı türün oluşumuna neden olmuştur. &lt;br /&gt;Globinlerin hikayeleri bütün diğerleri arasında sadece bir tanesidir. Gen ikilemeleri ve silinmeler zaman zaman genomlar boyunca meydana gelmiştir. Genom büyüklükleri bu ve benzeri yollarla evrimle birlikte artabilir. Fakat genomun bütününün toplam kapasitesiyle gerçekten kullanılan bölümlerinin kapasitesinin farkını hatırlayın. Bütün globin genlerinin kullanılmadığını anımsayın. Genomların içi diğer işlevsiz genlerin hatalı kopyaları olan ve hiçbir şey yapmayan işlevsiz pseudo gen çöpleriyle doludur. Fakat işlevsel kuzenleri (kuzen oldukları şüphe götürmez) aynı genomun başka noktalarında işleriyle uğraşmaktadırlar. Ve pseudo gen ismini bile haketmeyen çok daha fazla DNA vardır. Bunlar da ikileme ile oluşmuşlardır fakat işlevsel genlerin ikilenmesi ile değil. Bunlar sürekli kendini tekrarlayan süprüntülerin birden fazla kopyasından ve diğer saçmalıklardan oluşurlar. Yaradılışçılar yaratıcının neden genomları çevrilmeyen pseudo genlerle ve tekrarlayan DNA süprüntüleriyle çöplüğe döndürdüğü üzerine zaman ayırıp ciddi ciddi düşünebilirler. &lt;br /&gt;Genomun gerçekten kullanılan bölümünün bilgi kapasitesini ölçebilir miyiz? En azında tahmin edebiliriz. İnsan genomu ile ilgili olarak bu oran yaklaşık % 2 dir. Satın aldığım günden bu yana hard diskimin kullandığım oranından epey az. &lt;br /&gt;Genomun toplam ve gerçekte kullanılan bilgi kapasitelerini ölçmek birşeydir. Fakat gerçek bilgi içeriğini kestirmek daha da zordur. Muhtemelen yapabileceğimiz en iyi şey genomun kendisini unutmak ve sonuçta ortaya çıkardığı ürüne ‘fenotipe’, hayvan ya da bitkinin çalışan bedenine bakmaktır. &lt;br /&gt;Örneğin bir ıstakozun bir kırkayaktan daha karmaşık (daha gelişmiş, bazıları daha evrilmiş bile diyebilir) olduğuna dair bir sezgisel düşüncemiz vardır. Bu sezgimizi doğrulamak ya da yalanlamak için herhangi bir şeyi ölçebilir miyiz? Gerçek anlamda bitlere (byte) çevirmeden  her iki bedenin bilgi içeriği hakkında aşağıdaki gibi yaklaşık bir tahmin yapabiliriz. Istakozu tanımlayan bir kitap yazdığınızı hayal edin. Şimdi de kırkayağı tanımlayan ve eşit seviyede detaya yer veren başka bir kitap yazın. Bir kitaptaki kelime sayısını diğer kitaptaki kelime sayısına bölünce elinizde ıstakoz ve kırkayağın göreceli bilgi içeriğine dair yaklaşık bir tahmin bulunur… &lt;br /&gt;Bu şekilde bir ıstakoz ve kırkayağı karşılaştırmak doğrudan evrimci açıdan ilgi çekici bir olay değildir. Çünkü hiç kimse ıstakozların kırkayaklardan evrildiğini düşünmez. Hiçbir modern hayvanın bir başka modern hayvandan evrilmediği açıktır. Bunun yerine herhangi bir çift modern hayvanın jeolojik tarihin (prensipte) yeri saptanabilir bir anında yaşamış olan son bir ortak ataları vardır. Hemen hemen bütün evrim geçmişte çok uzun zaman önce gerçekleşmiştir ve bu da detayları incelemeyi zorlaştırır. Eğer elimizde inceleyebileceğimiz atasal hayvanlar olsaydı bilgi içeriğinin artıp artmadığını görebilirdik. Fakat ‘kitap kalınlığı’ düşünce deneyini bu hayvan sanki varmışçasına sorunun ne anlama geldiği üzerinde bir fikir birliğine varmak amacıyla kullanabiliriz.   &lt;br /&gt;Cevap evrimin genelde ilerleyici olup olmadığı ile ilgili şiddetli tartışmalara bağlı olarak karışık ve ihtilaflıdır. Ben sınırlı bir şekilde evet diyenlerin kampında bulunuyorum. Meslektaşım Stephen Jay Gould bir hayır cevabına meyillidir. İnsanın uzak bakteri atalarımızdan evrimi sırasında açıkça belli bir artan bilgi içeriği gidişatı olduğunu kimsenin inkar edebileceğini zannetmiyorum. Ancak insanlar iki önemli soru üzerinde aynı fikirde olmayabilirler; ilki böyle bir gidişatın her yerde mi yoksa evrimsel soyların büyük çoğunluğunda mı olduğu (örneğin parazit evrimi sıklıkla azalan vücut karmaşıklığına doğru bir gidişat gösterir çünkü parazitlerin basit olmaları daha iyidir). İkincisi nesillerin uzun dönemli gidişatları toplamında çok açıksa da birçok geri dönüş ve zikzaklar çizmesinin daha kısa dönemde ilerleme fikrinin kendisini baltalayıp baltalamadığıdır. Bu ilginç anlaşmazlığın çözüme kavuşturulacağı yer burası değildir. Her iki tarafda da iyi savları olan ünlü biyologlar vardır.     &lt;br /&gt;Son olarak evrim sürecinde genomların bilgi içeriklerinin artıp artmadığına dair başka bir açıdan mantık yürütmeme izin verin. &lt;br /&gt;Düşündüğünüz zaman doğal seçilim süreci ilk baştaki mümkün bütün seçeneklerin seçilmiş olan daha az miktardaki seçeneklere indirgenmesidir. Rastgele genetik hatalar, cinsel birleşimler ve göçebe melezlemelerin hepsi geniş bir genetik çeşitlilik alanı sağlar. Mutasyon gerçek bilgi içeriğinin artışı değildir. Hatta tersidir çünkü ilk belirsizliği arttırır. Fakat doğal seçilime geldiğimizde seçilim ilk belirsizliği azaltır ve bu yüzden gen havuzuna bilgi katkısında bulunur. Oluşan her nesilde doğal seçilim en az başarılı genleri gen havuzundan kaldırır ve böylece geriye kalan gen havuzu daha dar bir alt küme olur. Daraltma rastgele değildir ilerleme istikametindedir. Darwinci bakış açısıyla ilerleme en uygun olanın hayatta kalmak ve üremek için gelişmesi olarak tanımlanır. Tabii ki çeşitliliğin toplam miktarı her yeni nesilde mutasyon ve diğer çeşitlemelerle tekrar tazelenir. Fakat yine de doğal seçilimin ilk baştaki geniş çaplı olasılıklar alanını en başarısızlar da dahil olmak üzere daralttığı başarılı olanların kaldığı daha dar bir alana indirgediği gerçeği hala geçerli kalır. Bilgi ilk baştaki belirsizliği (en baştaki olasılık çeşitlerini) sonraki kesinliğe (baştaki olasılıklar arasında yapılan başarılı seçimler) indirgeyen şeydir. Bu benzetmeye göre doğal seçilim tanım gereği bilginin gelecek neslin gen havuzuna eklendiği bir süreçtir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-1038982907961126401?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/1038982907961126401/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2010/01/bilgi-meydan-okumasi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/1038982907961126401'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/1038982907961126401'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2010/01/bilgi-meydan-okumasi.html' title='BİLGİ MEYDAN OKUMASI'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/Sz9hnK_whPI/AAAAAAAAAGg/T64bd2ZqFrU/s72-c/seytan.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-8427486182910574538</id><published>2009-12-23T12:26:00.000-08:00</published><updated>2009-12-23T12:33:19.593-08:00</updated><title type='text'>İLLALLAH DİYENLER İÇİN AJANDA</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SzJ-aNJz6vI/AAAAAAAAAGI/VYM-5aTy08A/s1600-h/0000000296653_5_1.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 277px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SzJ-aNJz6vI/AAAAAAAAAGI/VYM-5aTy08A/s400/0000000296653_5_1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5418532290352638706" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Metis yayınları 2010 yılının ajandasında inanmama hakkını konu almış. Fiyatı oldukça uygun (3,20 TL) ve ajandadan çok, değerli fikirlerin serpiştirildiği bir kitapçık gibi. Ajandanın sunuş bölümü şöyle; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ajandayı hazırlayan bizler, inanma hakkına saygı duyuyoruz. Ama biraz daha derin bir saygıyı, inanmama hakkına duyduğumuzu da belirtmemiz gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanmanın bir kez daha tartışılmaz bir şekilde insan varoluşunun temellerinden sayılmaya başladığı günümüz dünyasında, (ülkesine ve mekânına bağlı olarak) inanma hakkı örgütlü dinlerle, devlet bütçeleriyle, polis ya da asker kuvvetleriyle koruma altına alınmış durumda; buna karşılık, varoluşlarını inanma temelinde tanımlamak istemeyenler genellikle tekil, münferit ve örgütsüzler. Doğduğumuzda dinsel bir kimlik edindiğimiz varsayılıyor ve dünya karşısındaki duruşumuzu nasıl tanımladığımız sorulmadan bu kimlikler atfediliyor bize; üstelik yirminci yüzyılın sonlarında başlayan bu yeniden dinselleşme eğilimi siyasi, tarihsel bir gelişme değil de doğal bir oluşummuşçasına kabullenmemiz bekleniyor. Vicdana, adalet ilkelerine, ortak hukuk arayışına dayalı mutabakatlar oluşturmak yerine kendi seçimimiz olmayan kimliklerin sözcülüğünü yapmamız bekleniyor. Dolayısıyla, saygı duyup haklarının tanınmasını istediğimiz inanan kesimlerin bizlerin inanmama hakkını bertaraf edeceği kaygısından kurtulamıyoruz, ki gerek dünyanın gerekse ülkemizin tarihine şöyle bir göz atıldığında pek de yersiz olmadığı görülen bir kaygı bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinsel, etnik, cinsel vb. kimliğiyle yaşamak isteyenin bu haklarına sahip olması demokratik bir toplumun esasıdır kuşkusuz; ancak kendisini bu tür verili kimliklerle tanımlamak istemeyenlerin vatandaşlık haklarının da aynı tavizsizlikle savunulması, eşit ölçüde meşru bir haktır bizce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanmama hakkının da bir insan hakkı olarak tavizsiz uygulanacağı bir dünya ve ülke umuduyla, bu ajandayı kendisine dinsel kimlik dayatılmasından illallah diyenlere sunuyoruz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Metis editörleri&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-8427486182910574538?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/8427486182910574538/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/12/illallah-diyenler-icin-ajanda.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/8427486182910574538'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/8427486182910574538'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/12/illallah-diyenler-icin-ajanda.html' title='İLLALLAH DİYENLER İÇİN AJANDA'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SzJ-aNJz6vI/AAAAAAAAAGI/VYM-5aTy08A/s72-c/0000000296653_5_1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-5096680690881099849</id><published>2009-12-12T14:31:00.000-08:00</published><updated>2009-12-12T14:33:57.508-08:00</updated><title type='text'>EVRİMİ ANLAMAK</title><content type='html'>Evrim Tartışması Ali Demirsoy&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: Evrim Mekanizmasını Neden Kolaylıkla Herkes Anlayamaz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrim hep uzun süreçli bir işleyiştir; özellikle doğa tarihini kurmamış temel bilimleri yaygınlaştırmamış toplumlarda, evrim mekanizmasını anlamak daha da zorlaşmaktadır. Örneğin mutasyonlar bir insanda her kuşak boyunca kişi başına yaklaşık 32.000 genden ancak 10-15 kadarında olduğu varsayılır. Mutasyonların %99 kural olarak o mutasyonun meydana geldiği ortamda bulundurduğu canlıya zarar verir. Yararlı mutasyonu taşıyanın seçilme şansı ise binde bir sayılır (çünkü yararlı mutasyonu taşıyan bir bireyin sadece o özellik bakımından üstün olması yetmez ki, diğer özellikler de başarılı olduğu zaman bu bireyin seçilme şansı artar; çok defa uygun olmayan özellikler, bu yararlı özelliğe eşlik etmedikleri için, elenirler). Böylece yararlı bir mutasyonun korunup da gelecek kuşaklara güçlendirilerek aktarılması yüz binlerde bazen milyonlarda bire kadar düşer; ancak seçilmeye başlanmışsa, koşullar uygun olduğu sürece bu seçilmeye yeni özellikler de eklenerek sürebilir. Belirli bir yere geldiğinde alt türe, daha sonra da türe farklılaşır. İki farklı topluluk (populasyon) bir zaman sonra eşeysel olarak birbirlerini cezbedip çiftleşemeyecek duruma geçerler (bu işleyişin yasaları Hardy-Weinberg Kuralları olarak bilinir) . Ancak bu süreç çok uzun zaman alır; işte evrimleşmenin çok uzun bir sürede gerçekleşmesinin nedeni de budur; yavaş işlemesinden kaynaklanır. Elinde yeterince örnek olmayan ve doğanın işleyiş mekanizmasını öğrenemeyenler için, evrim mekanizmasını anlamak bu nedenle zor olmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çare: Yaratılışçılığa sığınma… Emek çekmenize, kafa yormanıza, para harcamanıza, hatta yerinizden kalkmaya bile gerek göremezsiniz… Adaları araştırmak, denizlerin dibine inmek, bilim müzeler kurmak, örnek toplayıp onları araştırmak, dağların tepesine çıkmak gereğini duymazsınız; bırakın onları aptal evrimciler yapsın… Nasıl olsa sizin –düşünmeden biat edecek- sömüreceğiniz büyük bir kitle her zaman yanınızda, arkanızda yer almaktadır; bu kitlenin gözlerinin açılmaması gerekli; ikbalinizin devamı için elinizdeki tüm araçları kullanarak evrimcileri, Darwin’i ve evrim kavramını kötülemeniz yeterli…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Ali Demirsoy&lt;br /&gt;Hacettepe Üniversitesi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-5096680690881099849?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/5096680690881099849/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/12/evrimi-anlamak.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/5096680690881099849'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/5096680690881099849'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/12/evrimi-anlamak.html' title='EVRİMİ ANLAMAK'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-368915855873511065</id><published>2009-12-12T14:02:00.000-08:00</published><updated>2009-12-12T14:34:58.672-08:00</updated><title type='text'>SİTOKROM-C</title><content type='html'>Yaratılışçıların sürekli çiğnedikleri, ancak neyi çiğnediklerini anlayamadıkları bir öykü:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enzimler, bir tepkimeyi, canlılığın bütünlüğünü bozmadan, düşük sıcaklıklarda en hızlı şekilde gerçekleştirmek için canlıların işletim sistemi için evrimleşmiş moleküllerdir ve çoğunluk da orta büyüklükte moleküllerdir. Böyle bir molekülün geçmişini (evrimleşmesini) ve filogenetik (canlıların akrabalık ilişkilerini) bilmeden atomlarının ya da molekülü oluşturan alt birimlerinin dizilişindeki olasılığı hesaplamaya kalkışırsanız, hangi molekülü alırsanız alınız, karşınıza inanılmaz küçük bir olasılık çıkar ve bunun bir rastlantı sonucu olarak ortaya çıkamayacağı sanısına kapılırsınız. Bunlardan en çok söz edilenlerden biri, canlılarda solunum işlevinin bir parçası olan mitokondrilerde oksijeni bir yandan öbür yana taşıma görevini yüklenen &lt;strong&gt;sitokrom-c&lt;/strong&gt;’dir. Açık oturumlarda, evrim karşıtı tartışmalarında ve yayınlarda sık sık gündeme getirilen bu molekülün –öğrenmek isteyenler için- durumunu açıklama gerekliliği doğmuştur.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Söz konusu olasılık, 20 farklı amino asidin (biz buna yirmi farklı renkteki boncuğun diyelim), 100 tanede oluşan bir tespih şeklinde (yani sitokrom-c şeklinde) dizilmesinde, herhangi bir kombinasyonun ortaya çıkma olasılığıdır. Örneğin birden 100’e kadar, örnekleme verirsek 1. sırada, mavi boncuk, 5. sırada sarı boncuk, 87. sırada kırmızı boncuk ve buna benzer yüzlük bir dizilimin ortaya çıkma olasılığı her zaman 20 üzeri 100 ‘dür (buradaki 20 boncuk çeşitlerini, 100 de tespihteki boncuk sayısıdır). Böyle bir molekülün birden bire ortaya çıkma olasılığı her zaman budur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sitokrom-c’nin 20 üzeri 100 olasılıkla birden bire ortaya çıktığını ben söylemiyorum ki; onu yaratışçılar söylüyor. Evrim, bir şeyin hemen ortaya çıktığını söylemez. &lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NOT:Karmaşık yapıların rastlantısal olarak ve bir seferde oluştuğunu savunan evrimciler değildir. Sadece yaratılışçılar evrim teorisinin bunu önerdiğini söyleyerek gerçekleri çarpıtırlar. Evrim rastlantısallığa alternatif olarak &lt;strong&gt;doğal seçilimi&lt;/strong&gt; önerir (bkz. İmkansızlık dağına tırmanmak. Richard Dawkins). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun milyonlarca yıl içerisinde nasıl geliştiğini açıklar. Böyle bir molekül seçile seçile bugüne kadar gelmiştir. Bu nedenle her canlı kendine özgü sitokrom-c taşır ve molekülün benzerliği de türler arasındaki akrabalığın derecesini yansıtır. Yani bu molekül sihirli bir molekül değil, çeşitlenebilir; çeşitlendiği zaman bile birçok kombinasyonu çeşitli ortamlarda iş yapabilir molekül olarak ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratılışçıların sürekli ağızlarında çiğnedikleri bir istatistik hesap vardır. Esasında bu hesabın bu denli yaygın kullanılmasına zemin hazırlayan da benim yazmış olduğum, 1984 tarihli Kalıtım ve Evrim kitabımdır. Orada insandaki bir sitokrom-c’nin ortaya çıkma şansı 20 üzeri 100 olarak verilmiş ve bunun olasılığının bir maymunun insanlık tarihini yanlışsız olarak daktiloda yazması kadar düşük bir olasılık olarak verilmiştir. Bu özünde dikkati çekmek için yazılmıştı. Nereden bilebilirim hekimlik eğitimi yapmış olanların bile bunu anlayamayacaklarını ve kürsüye çıktıklarında her zaman büyük bir açık yakalamış gibi sürekli dile getireceklerini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu molekül sihirli bir molekül değildir. Çeşitli varyasyonları da iş yapabilir. Örneğin 100 birimlik bir dizilimde 20 amino asit olması ve 20 amino asidin 100’lük bir dizilimde belirli bir sıraya oturtulma olasılığı 20 üzeri 100 ’dür, maymunlarla bizim aramızdaki fark sadece 54. sıradakidir (yalnızca bir adet amino asit); diğerleri aynıdır, köpekle 15, bira mayası ile 84 yerde farklılığımız vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hesap esasında evrimdeki akrabalıkların kanıtlanması için tarafımdan Türk halkına tanıtılmıştır. Gel gelelim ki anti evrimciler bunun ne anlama geldiğini –bugüne kadar- anlayamadılar. Bu hesapta diyoruz ki, bir insanın sitokrom-c’sinin bu şekilde dizilme şansı 20 üzeri 100’dür; bir maymunda bu molekülünün sadece 54’ncü amino asidi bizimkinden farklıdır. Yani maymun ile benim bu molekül açısından bir rastlantı olarak benzer olma şansımız 1/20 üzeri 99 dur, yani 1 rakamını, arkasına 99tane sıfır konmuş 20 rakamına bölerseniz (yani 20.000…..) çıkan sayının olasılığı kadar biz rastlantı olarak maymunla aynı molekülü paylaşmışızdır. Böyle bir olasılık kural olarak yok demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak aynı kökenden gelmiş isek, sadece bir mutasyon ile son aşamada birbirimizden ayrılmışız demektir, yani ortak atadan evrimleşmişiz demektir. Hayvanlar âleminde bize genel yapısı ile ne kadar benzerlik gösterenler varsa, benzerlik oranında bu moleküllerde de o denli benzerlik bulunmaktadır. Bira mayası bana çok uzak bir benzerlik gösterdiği için de 84 tanesi benimkinden farklıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, bunu dogmatikler bir türlü anlayamadılar. Esasında güreşte künde diye bir oyun vardır; birinin sırtını yere yapıştırmak için abanırsınız, ancak karşıdaki sizin hemen anlayamadığınız, ancak sizin oynamaya çalıştığınız bir oyun ile sırtınızı yere yapıştırır. Yıllardır bu hesabı gündeme getiren yaratılışçılar, kendi sırtlarının bu hesapla mindere yapıştığının bile farkında değiller. Zaten olsaydılar, daha fazlasını öğrenmek için arkamıza düşerlerdi; anlayamadıkları için şimdi önümüzü kesmeyle uğraşıyorlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani bu sihirli bir dizilim değil, çeşitli varyasyonları olan ve çoğu varyasyonunun da çeşitli canlılarda işlev yaptığı bir moleküldür. Ancak bunu anlayabilmek için biyoloji bilimini, özellikle canlılar âlemini iyi bilmek gerekiyor. Hekimlerin bunu anlamasındaki zorluk bundan kaynaklanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu verilen örneği, herkesin anlayabileceği bir örneği çevirmek istersek, anahtar ile kilit mekanizmasını incelemeyle başlayalım. Bilindiği gibi, dişli ya da tırnaklı anahtarlar; ancak kendine uygun bir kilit bulduğu zaman kilidi açabilir. Kural olarak bir anahtarın diğer anahtara benzeme şansı yoktur. Bir iki santimlik bir anahtarda bile bir anahtarın diğer anahtara benzeme şansı yoktur. Bir anahtar düşünün ki, kendi üzerinde de küçük dişçikler (bu dişçiklerin sayısı insanda yaklaşık 3.4 milyardır) taşıyan, 32.000 kadar niteliği (yüksekliği) farklı tırnak ya da diş (gen) taşısın. Daha sade bir tanımla bir anahtarda yükseklikleri birbirinden rastlantısal olarak farklı 32.000 diş bulunsun. Anahtarcı, burada doğal seçilim mekanizmasıdır; anahtarların dişleri ile kilidin girintileri birbirine uyum yapınca çalışmasına izin veriyor; uymadığında anahtar daha deliğe girmeden ya da işlevsiz olduğu anlaşıldıktan sonra etkisiz hale getiriliyor; sürekli deneme-yanılma yöntemi ile bu deney sayısız birey üzerinde deneniyor. Hangi anahtar hangi kilidi açıyorsa, o kapı açılıyor ve yeni bir yola giriliyor; buna evrimsel hat diyoruz. Her zaman uygun anahtar ya da kilit bulunabiliyor mu? Hayır. Bu uygun anahtar-kilidi bulamayan türlerin hepsi zaman içinde ortadan kalktı. Her zaman en iyi anahtar-kilit mekanizması bulundu mu? Onun da yanıtı hayır. Öyle olsaydı soyu tükenen türler olmayacaktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilimden haberi olmayanlar, bir protein molekülünün oluşma olasılığını vererek, bunun ancak bir mucizeyle ya da bir yaratanla oluşabileceğini ileri sürerler. Bilimsel alt yapısı olmayanlar da bunun, bu hesabın nedenini kavrayamadıkları için, birden ol buyruğunu kurtuluş olarak görerek, dört elle sarılırlar. Yaratılışçılar, görüyor musunuz halkımızın %90’ evrime inanmıyor diyerek güçlü bir dayanak bulduklarını zannediyorlar. &lt;strong&gt;Halkın %99’ı evrime hayır dese bile, bu evrim mekanizmasının olmadığı anlamına gelmez. Görsel ve yazılı basının içine düştükleri yanılgılardan biri de budur; çoğunluk nerede ise doğru odur; bu ancak emperyalist ülkelerin sömürülecek ülkelere dayattıkları - geleceğimizi karartsa da çoğunluk neredeyse doğrusu odur - demokrasi modelinde ya da uygulamasında geçerlidir&lt;/strong&gt;; bunun bilimde hiçbir geçerliliği yoktur. Çünkü 70 milyon gecekondu, bir Süleymaniye etmez de ondan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14.08.2009 tarihinde Haber Türk televizyonunda yapılan tartışmalarda görüş bildiren ve soru soran bilim adamlarının yaklaşımlarının, -ne yazık ki sunucu, çoğunun üniversitelerde biyoloji bölümlerinde öğretim elemanı olduğunu söyledi- durumumuzun hiç de iç açıcı olmadığını gösterdi. Örneğin İTÜ genetik bölümünden (hem de genetik bölümü), biri, konuşmacılara, birkaç bin atomdan meydana gelmiş dev bir enzim molekülünün saniyenin kesirleri içinde nasıl doğrulukla katlandığını açıkla gibi,- kendince çok zor- bir soru yönlendirdi. Bu, ne yazık ki, meslektaşımızın, biyokimyanın daha temel ilkesini bilmediğini gösterir. Proteinlerin bu kadar büyük yapılmasının nedeni, hedef molekülü tanıyarak doğrulukla kilitlenmeyi ve kendi üzerinde doğru katlanabilmeyi sağlamak için bile olduğunu anlamadan üniversiteye öğretim elamanı alınmış; bu en azından üniversiteler açısından ürkütücü… 11 haneli bir telefon numarası ile dünyadaki herhangi bir telefona nasıl saniyeler içinde doğrulukla bağlanıyorsak, özel dizilimli enzim molekülü de uygun yerlere öyle bağlanarak katlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar büyük bir molekülün evrimi mi? Unutmayın bir zamanlar telefon numaraları 4 haneliydi, sonra 5 oldu, sonra 6 haneli oldu, sonra 7 haneli oldu ve bugün en az 11 haneli oldu; hepsi de iş görüyordu; ancak daha dar bir alanda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enzimler de küçük yapılı moleküllerden olabilirdi; kataliz edecek molekülün ille de büyük olması diye bir kural yoktur. Ancak belirli sayıdan küçük olan bir molekülün başka bir molekül tarafından taklit edilme şansı çok yüksek olacağından ve hata yapma olasılığı artacağından (katlanma ve hedef bulmada olduğu gibi), moleküldeki atom sayısını artırma eğilim korunmuştur. Sonuçta bugün (özellikle evrimini bilmeyenlerin) birçoğumuzun hayranlık duyduğu moleküller ortaya çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moleküller karmaşık olmayıp da basit kalsaydı ne olurdu? Birbirinden bu denli farklı çok sayıda canlı olmazdı; zengin bir biyoçeşitlilik oluşmazdı. Pekâlâ, dünyada daha zengin bir biyoçeşitlilik olabilir miydi? Olabilirdi. Niye olmadı? Bunun için biyolojik evrimleşmenin tarihsel olarak gerilerine uzanmamız gerekir. Ozon tabakası, güneşten gelen güneş ışınlarının sadece bazı boylarını yeryüzüne bıraktığı için ve bu dalga boyları da ancak belirli moleküllerin sentezlenmesine için verdiği için, her türlü molekül değil; ancak belirli moleküller sentezlenebilmiştir. Bu nedenle bu molekülleri yapı taşı alan canlılarda da sadece alfa amino asitler, sadece ışığı sağa çeviren şekerler kullanıldı ve enerji kaynağı olarak da ATP kullanılmaya başlandı. Beta amino asitleri, ışığı sağa kıran şeker formlarını, enerji kaynağı olarak da ayrıca GTP’yi kullansaydı ne olurdu? Bugünkünden çok daha zengin ve renkli bir dünya olurdu. Aynen iki elimizden sadece birini (solu ya da sağı) kullandığımız zaman yaptığımız iş ile iki elimizi kullandığımız zaman yaptığımız iş arasındaki fark gibi. Ozon tabakası bize sadece bir elimizi kullanacak olanağı sağlamış… Öbürü esirgenmiş…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık oturumlarda sorulan bilinçsiz (bazen aptal) sorulardan bir tanesi de “ilk canlı nasıl ve ne zaman oluştu”? Evrim mekanizmasını anlatmakla kendini yükümlü sayan insanlar da, bildikleri ve dilleri döndüğü kadarıyla bunun nasıl oluştuğunu anlatmaya çalışırlar. Hiçbir zaman da tam anlatamadıkları için, program bittiğinde bu soru yanıtsız kalır. Şunun iyi çok bilinmesi gerekir: Canlılık, organize ve belirli görevleri yapan bir sistem olarak sahneye çıkmadı. Birkaç on dizilimden oluşan bir molekülün (RNA olarak bilinen) kendini çoğaltma yeteneği kazanması ile yola çıktı. Buna moleküler evrim diyebiliriz. İnorganik moleküllerden daha sonra canlılığın temellerini oluşturacak, kendi kendine ya da basit aracılar kullanmak suretiyle kendini çoğaltabilecek, bugünküne göre çok daha basit organik (biz buna organoyik diyoruz) moleküllerin oluşması ile evrimleşme başladı. Zamanla gelişti. Ne zaman ki, çevre koşullarını algılayacak (duyu almaçları) ve tepki gösterecek organizasyonu (uyarılabilme) kazandı, o zaman canlı adını aldı. Yani canlılık koşmaya, canlı olmayan moleküller ile başladı… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir başlangıç molekülü başka bir gök cisminde de oluşabilir mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcaklık ve koşullar uygunsa oluşmaması için bir neden bulunmamaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pekâlâ, bizim organizasyonumuz gibi bir canlı o gök cisimlerinde evrimleşebilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun yanıtı: Çok zor. Çünkü moleküler evrimin karmaşık canlıların evrimine dönüşme koşulları çok daha sınırlı görünmektedir. Gök taşlarında zaman zaman amino asit ve canlıların ilkin yapı taşlarına benzer moleküllerin bulunması, moleküler evrimin karmaşık bir canlı sisteminin ayakta kalamayacağı ortamlarda bile oluştuğuna işaret eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görsel basında, sürekli, yaratılışçılar çıkarak Tanrısal oluşumu ya da evrimciler çıkarak biyolojik evrimleşmenin nasıl olduğunu halka anlatmak için çırpınırlar. Evrimleşmeyi anlatmaya çalışanların çabalarını saygıyla karşılıyorum. Ancak, bunun zannedildiği gibi yaygın bir etkisi olmayacağını da 44 yıllık bir öğretim üyesi olarak söylemek zorundayım. Çünkü evrim mekanizmasını bilen bir kişi (Türkiye’de bunların sayısının birkaç elin parmağını geçmeyecek kadar az olduğunu söyleyebilirim) zaten bunları tartışma gereğini duymaz; onların derdi bu mekanizmadaki gitmezleri ya da bilinmezleri açıklamadır, araştırmadır. Mekanizmayı bilmeyen bir kişi için de evrim mekanizmasını televizyonlardan anlamak hemen hemen olanaksızdır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ancak evrim kavramı farklı bir yaklaşımdır. Evrim mekanizmasıyla yakından ilgilidir; ancak bire bir örtüşmez. Nükleer santraların kullanılması ile nükleer santraların işleyişinin tartışılması gibi (birincisinde çok kişinin söyleyeceği bir şey vardır; ancak ikincisinde, yani işleyişinde söyleyecek ya da anlayacak birkaç kişi bulabilirsiniz). Evrim kavramını Türkiye’de benimsemiş çok sayıda insan vardır. Bunlar dogmadan kurtulmuş, yeniliklere açık; A olarak girdiği bir yerde, dinledikten ve öğrendikten sonra fikrini değiştirerek B olarak çıkabilen; geleceğe aydınlık adımlarla ilerleyen, aklı ve bilimi kendine rehber yapmış kişilerdir. Esas geliştireceğimiz kesimler bu kesimdir; çünkü yeniliklere açıktır. En azından kararlarında aklı kullanırlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-368915855873511065?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/368915855873511065/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/12/sitokrom-c.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/368915855873511065'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/368915855873511065'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/12/sitokrom-c.html' title='SİTOKROM-C'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-791873238431760311</id><published>2009-12-12T13:58:00.001-08:00</published><updated>2009-12-12T14:35:33.376-08:00</updated><title type='text'>Archaeopteryx</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SyQSHhk5PMI/AAAAAAAAAF4/3N4VN-14_zc/s1600-h/443px-Archaeopteryx_lithographica_(Berlin_specimen).jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 296px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SyQSHhk5PMI/AAAAAAAAAF4/3N4VN-14_zc/s400/443px-Archaeopteryx_lithographica_(Berlin_specimen).jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5414472572487679170" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Evrim Tartışması (Ali Demirsoy)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru:Sık sık gündeme gelen ara formlara ait fosil kalıntısı nedir ne değildir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun için ilk olarak evrimi ve genetik bilimini anlayabilmek açısından son derece önemli olan populasyon genetiğini bilmek gerekir. Yanılmıyorsam üniversitelerimizin ancak birkaçında bu hesaplamalar öğretilmektedir. &lt;strong&gt;Eğer bir kişi ara form soruyorsa ya da söyle bakalım, falanca tür ne zaman ortaya çıktı diyerek kesin bir tarih istiyorsa, o kişinin populasyon genetiğinden hiç haberi olmadığını hemen anlayabilirsiniz.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir defa türler, gökten zembille iner gibi, birden bire inmezler; bir topluluğun içindeki özelliklerin doğal seçilimi ile (çok yavaş işleyen bir mekanizma; bunun açıklaması daha sonra verilecek) ayıklanması ya da teşvik edilmesi onlarca, yüzlerce, bazen binlerce kuşağa ve binlerce yıla gereksinme gösterir. Bir merdivenin basamağından bir kattan bir üsteki kata çıkma gibi; her basamakta bir miktar değişim izlenir. Bu değişime, bir kazan suyun içine çok yavaş bir hızla damla damla mürekkep akıtma gibidir (toplumdaki gen frekansının yükseltilmesi). Ne zaman rengin tam olarak döndüğünü söyleyemezsiniz. Yani, bir tür ile evrimleşmiş türü toplayıp ikiye bölmeyle ara formu bulamazsınız. Bu nedenle bilimsel araştırmalarda fosil serisi ya da sistematik çalışmalarda örnekleme sayısı kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dogmatiklerin ya da yaratılışçıların hayalindeki ara form, örneğin atla, kuşu toplayıp ikiye böldüğünüzde her ikisinin özelliğini yarı yarıya gösteren bir canlıyı bulmadır. Böyle bir canlıyı bulana da ödül koyarlar. Çünkü populasyon genetiğini bilmezler.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki tür arasında elde yeterince (her basamağı temsil edecek) geçiş formu bulunmayan, ancak merdivenin tam ortasında iken fosil bırakmış ara formlardan biri bulundu ve Archeopteryx adı kondu. Archeopteryx, diş taşıdığından, kanatlarında pençe kalıntıları olduğundan, kuyruğundaki tüylerin kuyruk gibi bir aks üzerinde yelpaze gibi değil de bir ağcın dalları gibi dizilmiş olmasından (sürüngen kuyruğundaki pul dizilimi gibi), pullu bacaklara sahip olmasından sürüngenlere; göğüs kafesinin yapısı (carina), ön üyelerinin kanat şekline dönüşmesi, teleklerinin olması, gagasının olması ve üyeler hariç diğer kısımlardaki pulların yitirilmesi ve genel vücut yapısı bakımından da kuşlara benzer. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani yaratılışçıların tam hayal ettiği gibi bir ara form, yarısı ondan yarısı bundan. Gel gelelim ki, evrim karşıtları, bu sefer de bunun neresi kuş, bak sürüngene benziyor, ya da bunun neresi sürüngen kuşa benziyor diyorlar. Esasında kendileri de ne istediklerini bilmiyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu örnek çok konuşulduğu için burada verilmiştir. Eğer bir fosil bilimcinin müzesine ya da laboratuarına uğrarsanız, merdivenin basamağından yukarı çıkarken çok sayıda fosil bırakmış örnek bulabilirsiniz. Sistematik bilimi bu geçiş formlarının benzerliği üzerine kurulmuştur. İki tür arasındaki yaşayan geçiş formları bugün bilimde alttür olarak bilinir ve adlandırılır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-791873238431760311?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/791873238431760311/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/12/archaeopteryx.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/791873238431760311'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/791873238431760311'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/12/archaeopteryx.html' title='Archaeopteryx'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SyQSHhk5PMI/AAAAAAAAAF4/3N4VN-14_zc/s72-c/443px-Archaeopteryx_lithographica_(Berlin_specimen).jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-200349818452027214</id><published>2009-12-12T13:47:00.000-08:00</published><updated>2009-12-12T14:35:21.833-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SyQQvX6xi_I/AAAAAAAAAFo/WLWXgH1JVts/s1600-h/big-bang.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SyQQvX6xi_I/AAAAAAAAAFo/WLWXgH1JVts/s200/big-bang.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5414471058066607090" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrim Tartışması (Ali Demirsoy)&lt;br /&gt;“At izinin, it izine karıştığı tartışma”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: Big-Bang nedir ne değildir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir santimetre küpü, yaşadığımız evrene taşındığında, trilyonlarca ton, sıcaklığı milyarlarca derece olan, henüz elektron ve proton düzenine ulaşmamış, atom altı parçacıklardan oluşmuş bir yapı, ona şimdilik plazma diyelim, belki oluşan gazlar ya da dinamiği gereği, hacmini genişletmeye başlamış, yani patlamıştır. Patlamadan önce, kütle çekiminin (gravitasyonun) sonsuz denecek mertebelerde olmasından dolayı, gravitasyonun bir fonksiyonu olan zaman, bu genişlemeye bağlı olarak başlamış, subatomik parçacıklar, ilk olarak proton ve elektron, çok kısa bir sürede (saniyeler içinde) atomik düzen içerisinde dizilmesinden dolayı (hadonik faz), basitten başlayarak gittikçe karmaşıklaşan elementlere dönüşmeye başlamış ve kütle ortaya çıkmıştır. Geleceğe doğru madde yayılımı başladığı, yani hacmini genişlettiği, fiziksel bir anlatımla hareket ve atomik yörüngeler oluştuğu için sıcaklık değişimleri ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bugün NEWTON Fiziğinin ana ilkeleri olarak bilinen ve evrenin mimarisini oluşturan doğanın dört unsuru, bu evrede oluşmuştur: Zaman, Kütle, Hız ve Sıcaklık. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru:Big-Bang, yaratılışa mı yoksa evrimsel kurama mı kanıttır?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Evrim yoktan var edilmeyi tartışmaz ve savunmaz; var olanın nasıl daha karmaşık (daha doğru bir yaklaşım ile daha başarılı) hale dönüştüğünü açıklar. Bu nedenle yaratılışçılar, eski bir yaklaşım ile Big-Bang olayına dört elle sarılırlar; çünkü zannederler ki Bing-Bang’de evren yoktan var ediliyor. Hâlbuki Cenevre’nin Cern kentinde yapılan ve yapılacak, maliyeti 10 milyar doları bulan araştırma, yoktan var edilmeyi değil, var olandan yeni bir durumun nasıl ortaya çıktığını öğrenmek için planlanmış bir araştırmadır. Big-Bang’i yaratılış olarak alan ve ballandıra ballandıra anlatan (ne yazık ki fizik mühendisi olduğunu söyleyen ve birçok kitap yazdığı belirtilen şahıslar da açık oturumlara telefonla bağlanarak Big-Bang’i Tanrının bir ürünü olarak sunuyor) yaratılışçı kesim, yapılan çalışmanın ne olduğundan habersizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cern’de çalışmalar, yanılmıyorsam 1990’lı yıllarda evrenin bütünlüğü ile ilgili yapılan kuramsal çalışmaların sonuçlarını sınamak için yapılıyor. Evreni bütünlük içinde tutuca güçler incelenirken, bir madde kaybının izlerine rastlandı ve bunun nedeni araştırılıyor. Kuramsal çalışmalar, başka yasaların geçerli olduğu (fermiyon, gluyon, graviton, kuark, mikrotroton, pozitron, tevatron, nötrino, mezon, telonların vd. egemen olduğu) bir evrenden, atom düzenine geçilen, Newton yasaları olarak bilinen (yani kütlenin, zamanın, enerjinin ve hızın) yasaların egemen olduğu bir evrene geçişte Higgs Bozonu 1 diye bir parçacığın çıkabileceği hesaplandığı için, bu bozonların deneysel olarak saptanması gündeme gelmiştir. On milyar dolarlık deneyin aslı astarı budur. Eğer bu bozonlar deneysel olarak da kanıtlanırsa, evrenin hiç yaratılmadığı, hep var olduğu, sadece 13.7 milyar yıl önce büyük bir patlamayla başka yasaların (Newton yasalarının) geçerli olduğu bir evrene dönüştüğü anlaşılacaktır. Big-Bang bir başlangıç değil, yasalar açısından devrimsel nitelikte bir dönüşümdür. Bunun farkına varan Vatikan büyük tepki gösterdi ve galiba deneyi de aforoz etti. Çünkü yaratılmayan bir evrenin yaratıcısı da olmayacaktı… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bizim okumuşlarımız, hatta kitap yazmış fizikçilerimiz bile (14.08.2009 tarihli Haber Türk televizyonun programında) hala işin farkına varmadıkları için Big-Bang ile yaratılışçılara desteklerini sürdürüyorlar. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bilim adamının derdi, evrenin ne için yaratıldığını araştırma ve ona anlam yükleme değildir onu din bilimcilere ve kısmen de felsefecilere bırakmıştır. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da uğraşıp dursunlar…&lt;/strong&gt;Eğer böyle bir derdi olsaydı, evrenin canlılar bakımından, özellikle düşünen varlıklar açısından –kural olarak- neden boş durduğunu, 1000 ışık yılı çapındaki bir hacimde bile hiçbir yıldızda güneşteki gibi uydu olmadığını, yani canlı ve Tanrısına tapan düşünen varlıklar olmadığını görerek anlam yüklemeye çalışırdı. Eğer –dogmatiklerin ileri sürdüğü gibi- Tanrı varlığını hissettirmek istiyorsa, bunu çok daha fazla gök cisminde yapabilirdi. Eğer doğru anlam yüklemeye çalışıyorsanız, ilk olarak kendi düşüncenizdeki çarpıklığı düzeltmeyle işe başlamalısınız…&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bilimin ve bilim adamının derdi, evrenin nasıl işlediğini öğrenmedir. Bunun için Allah’ı ret etme ve yokluğunu ispatlama gibi bir çabası da olamaz. İstiyorsanız inanın der; ancak benim işime karışmayın da der. &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-200349818452027214?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/200349818452027214/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/12/evrim-tartsmas-ali-demirsoy-at-izinin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/200349818452027214'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/200349818452027214'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/12/evrim-tartsmas-ali-demirsoy-at-izinin.html' title=''/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SyQQvX6xi_I/AAAAAAAAAFo/WLWXgH1JVts/s72-c/big-bang.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-6919060352727283762</id><published>2009-12-12T13:32:00.000-08:00</published><updated>2009-12-12T14:35:47.857-08:00</updated><title type='text'>“At izinin, it izine karıştığı tartışma”</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SyQPICeaujI/AAAAAAAAAFg/ufFIGjnAuRU/s1600-h/ali_demirsoy-300x214.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 143px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SyQPICeaujI/AAAAAAAAAFg/ufFIGjnAuRU/s200/ali_demirsoy-300x214.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5414469282784000562" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Evrim Tartışması (Ali Demirsoy)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru: &lt;br /&gt;Neden bu kadar çok sayıda insan, bu kadar bilimsel bilgiye ve açıklamaya karşın, hala yaratılış ve kıyamet kurgularından vazgeçemiyor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İnsanoğlunun tarihi yukarıdan aşağıya haksızlıklarla doludur. Çok az insan, özellikle dinlerin temeli atıldığı dönemlerde ya da daha önceki tarihlerde hakkını bu dünyada alabilmiştir. Ezilmiştir, horlanmıştır, aşağılanmıştır... Bu dünyada hakkını alamayan kişi, hıncını öbür tarafta alacağını söyleyen düşüncelere adeta tapmıştır. İşte dinleri ayakta tutan, insanoğlunun bu hıncı olmuştur. Hele, bu haksızlıkları yapanların öbür tarafta "Sümer inancıyla cehennemde" eza-ceza-cefa göreceğini, kendisi gibi horlananların ve aşağılananların ise "Sümer inancıyla cennete" hayal ettiği gibi lüks bir yaşamı süreceğini söyleyenlere düşünmeden biat etmiştir. Bu nedenle tarihin her döneminde, her toplum cennetini ve cehennemini, isteklerine, arzularına ve korkularına göre tarif etmiştir. Tanrısal bir cennetin ve cehennemin yapısı ve işleyiş tarzı değişmeyeceğine göre, toplumlara göre cennet ve cehennem tanımının değişmesi, sizce neye işaret eder? İdare sistemine ve toplumsal sorunlarına bilimsel çözüm bulamayan insanoğlu, bu nedenle hakkının alınmasını Tanrı'ya havale ederek rahatlamıştır. Bu nedenle "seni Allaha havale ediyorum" deriz...&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Tüm canlılar ve bunların doğal bir uzantısı olan insan, evrendeki bir zaman diliminin ya da sürecinin ürünüdür. Evrendeki yapıların hemen hepsi, bir sürecin ürünüdür, yansımasıdır. Siz bu yapıyı bir bütün olarak tanımaz ve anlayamaz iseniz, yanılgıya düşersiniz. İşte bu yetiye ulaşamayanlar "evrim gerçeğini" göremezler ve çıkmaza düşerler. Bir defa ilkel duygularınızdan sıyrılarak, yani kendinizi olayların her zaman merkezinde varsayan düşünceden arındırmış olarak, olayları evrensel gözle, kuşbakışı değerlendirebilecek yetiyi kazanmış, bu zaman dilimi içerisinde gelinebilecek son aşamaya varmış bir insan olarak, bir düşünce tarzına kendinizi alıştırmaya çalışın: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Evren yaratılmamıştır; hep vardı; hep var olan bir şeyin yaratılmasını kurgulamak da anlamsızdır. &lt;/strong&gt;Evrendeki tüm mimari, özünde, evrenin enerji düzeyinin değişimi ile ilgilidir. Bunu anlayabilmek için bilimsel mantık ve araştırma gerek, merak gerek. Evren bundan böyle de hep var olacaktır. Fakat çeşitli şekillere kimliklere bürünerek. Evren, evrimleşmektedir; her an mimarisini değiştiren bir evrende, onu oluşturan öğelerin, hatta bir tek tanım hariç, kavramların değişmeden kaldığını savunmak söz konusu değildir. &lt;br /&gt;Paris, New-York ve Moskova Bilimler Akademisi, evrende değişmez kuramın ya da tanımın sadece "Evrim Kuramı" olduğunu beyan etmişlerdir. Bu kavramın diğerlerinden ayrıcalığı, içeriği tümüyle değişse dahi, anlamının değişmez kalmasıdır; çünkü kuramın zaten kendisi değişimin ilkelerini incelemeyi amaçlamaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olaylara çeşitli açılardan ve bir bütün olarak bakarsanız kuş bakışı bakarsınız, dogmanızın etkisi altında dar bir aralıktan bakarsanız kuş gibi bakarsınız. -niyetim kuşu aşağılamak değildir-&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-6919060352727283762?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/6919060352727283762/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/12/at-izinin-it-izine-karstg-tartsma.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/6919060352727283762'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/6919060352727283762'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/12/at-izinin-it-izine-karstg-tartsma.html' title='“At izinin, it izine karıştığı tartışma”'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SyQPICeaujI/AAAAAAAAAFg/ufFIGjnAuRU/s72-c/ali_demirsoy-300x214.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-839925402732929350</id><published>2009-12-01T23:11:00.000-08:00</published><updated>2009-12-01T23:15:44.370-08:00</updated><title type='text'>BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ?</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SxYT_D92x5I/AAAAAAAAAFY/Jf5rFKkseZw/s1600-h/int_behe.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 136px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SxYT_D92x5I/AAAAAAAAAFY/Jf5rFKkseZw/s200/int_behe.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5410533976449664914" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Darwin'in kara kutusu gibi akıllı tasarımı savunan kitaplarıyla tanınan biyoloji profesörü Michael Behe için üniversitenin biyoloji bölümü ana sayfasına bir duyuru asmıştır: "görüşlerine saygımız var, ama bölümümüzde kendisi böyle düşünen tek kişidir. onun dışında hepimiz evrim teorisini destekliyoruz ve akıllı tasarımın bilim olmadığını düşünüyoruz."&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;http://www.lehigh.edu/~inbios/news/evolution.htm&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-839925402732929350?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/839925402732929350/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/12/bunlari-biliyor-muydunuz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/839925402732929350'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/839925402732929350'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/12/bunlari-biliyor-muydunuz.html' title='BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ?'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SxYT_D92x5I/AAAAAAAAAFY/Jf5rFKkseZw/s72-c/int_behe.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-7476199083121724444</id><published>2009-11-23T01:42:00.000-08:00</published><updated>2009-11-23T02:04:58.537-08:00</updated><title type='text'>SU KEMERİ BENZETMESİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SwpZPN7nEdI/AAAAAAAAAFI/d48C5dfOHhg/s1600/aqueduct.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 259px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SwpZPN7nEdI/AAAAAAAAAFI/d48C5dfOHhg/s400/aqueduct.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5407232420584296914" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İskoç Kimyacı A.G. Cairns-Smith kitabı Hayatın Kaynağına Dair Yedi İşaret’te bir su kemeri benzetmesinden faydalanarak ek bir noktaya parmak basar. Yontulmamış taşlardan ve harçsız yapılan bir kemer hiçbir yerden destek almasa da dengeli bir yapı olabilir ancak indirgenemez karmaşıklıktır. Eğer taşlardan bir tanesi yerinden sökülürse kemer yıkılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde bunun ilk inşası nasıl yapıldı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun bir yolu sağlam bir taş yığınının etrafına kazık döşemek ve ardından dikkatlice kazıkları teker teker çıkarmaktır. Daha genel bir tanımla bir parçasının eksiltilmesiyle ayakta kalamaması anlamında indirgenemez olan birçok yapı vardır ancak bu yapılar sonradan çıkarılan ve bir daha gözükmeyen iskelelerin yardımıyla inşa edilir. Yapı bir kez tamamlandığında iskele güvenle kaldırılabilir ve yapı sabit kalmayı korur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrimde de böyle olur. İncelediğiniz organ ya da yapı canlının atalarında var olan ancak artık gerek duyulmayan bir iskele sayesinde oluşmuş olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İndirgenemez karmaşıklık yeni bir fikir değildir ama tabir yaratılışçı &lt;strong&gt;Michael Behe &lt;/strong&gt;tarafından 1996’da uydurulmuştur. Bu zat yaratılışçılığı biyolojinin yeni bir alanına taşımakla itibar kazanmıştır (Eğer itibar doğru bir deyişse). Biyokimya ve hücre biyolojisi. İyi bir örnek vermeye en yaklaştığı an (ki bu hala kötü bir örnektir) bakterisel kamçı motoru konusudur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakterisel kamçı motoru bir doğa harikasıdır. İnsan teknolojisinin dışında bağımsızca bir eksen çevresinde döndüğü bilinen tek aks örneğidir. Kamçı ince bir pervanedir ve sayesinde bakteri suyun içinde oyuklar açarak yol alabilir. ‘yüzmek’ değil de ‘oyuk açmak’ diyorum çünkü varoluşun bakterisel ölçeğinde su çok daha farklı bir etkidedir. Daha çok pekmez, jöle hatta kum gibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Behe tek bir doğrulama, açıklama ve ayrıntıya rağbet etmeden bakteri kamçısının indirgenemez karmaşıklık olduğunu açık bir biçimde beyan eder. Bundan başka ilgili biyolojik literatürün sorunu es geçtiğini iddia eder. İddiasının yanlışlığı ayrıntılarıyla ve (Behe için) utanç verici bir şekilde 2005’de Pensylvania’da bir mahkemede belirlenir. (Mahkeme kayıtlarına ulaşmak için &lt;a href="http://www.talkorigins.org/faqs/dover/day12pm.html"&gt;tıklayınız&lt;/a&gt;). Bu mahkemede Behe, yerel bir devlet lisesinin fen müfredatına “akıllı tasarım”ı dayatmaya çalışmış bir grup yaradılışçının namına uzman bilirkişi olarak ifade vermişti. Birazdan göreceğiniz şekilde bu Behe’nin duruşma sırasında çektiği tek utanç değildi.   &lt;br /&gt;Bu mesele Brown üniversitesinde görev yapan &lt;a href="http://www.millerandlevine.com/km/evol/"&gt;Kenneth Miller &lt;/a&gt;tarafından ustalıkla ele alınmış ve böylelikle akıllı tasarım’ın en inandırıcı intikamı alınmıştır. Üstelik bu intikamın önemi küçümsenemez çünkü Miller dindar bir Hıristiyan’dır. &lt;br /&gt;Miller bu meselede dikkatimizi üçüncü tip salgılayıcı sistem (ÜTSS) isimli bir mekanizmaya çeker. Bu sistem parazit bakterilerin konak organizmaları zehirlemek için kullandıkları sistemlerden biridir. ÜTSS’nin yapısını oluşturan protein molekülleri kamçı motorunun parçalarıyla oldukça benzeşir. Yani bu sistemin parçaları kamçı motor evrim geçirdiğinde &lt;strong&gt;yeni ama bütünüyle farklı olmayan &lt;/strong&gt;bir işlevi benimsemek zorunda kaldılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıkça görülüyor ki kamçı motorun yaşamsal önemi olan parçaları kamçı motor evrim geçirmeden önce zaten vardı ve çalışmaktaydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette daha fazla çalışma yapmak gereklidir ve yapılacağından eminim. Bu gibi çalışmalar eğer bilim adamları akıllı tasarım teorisi gibi tembel bir sonuçla tatmin olup cesaretlenmeselerdi asla yapılamazdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte hayali bir ‘akıllı tasarım kuramcısının’ bilim adamlarına gönderebileceği bir mesaj “&lt;em&gt;Bir şeyin nasıl çalıştığını anlamazsanız bunu dert etmeyin. Tek yapmanız gereken pes etmek ve ‘bunu Tanrı yapmıştır’ demek. Hatıraların beyne nasıl yerleştiklerini anlamıyor musunuz? Harika! Fotosentez oldukça kafa karıştıran bir süreç midir? Şahane! Lütfen sorunu çözmeye çalışmayın sadece vazgeçin ve Tanrı’ya başvurun. Sevgili bilim adamları sırlarınız üzerine gayret sarfetmeyin. Sırlarınızı bize getirin ki onları kullanalım. Değerli bilgisizliği araştırmalarınızla çarçur etmeyin.  Bu şanlı boşluklara Tanrı’nın son bir sığınağı olarak ihtiyacımız var&lt;/em&gt;.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;St. Augustine’in epey aleni bir tabiri vardır: “&lt;em&gt;Günah işlemenin farklı bir yöntemi vardır ki bu yöntem tehlikeye doludur. Bu merak hastalığıdır. Bize doğanın sırlarını keşfettirmeye çalışan ve keşfettiren budur ancak bu sırlar bizim kavrayışımızın ötesindedir. Merağın bize hiçbir faydası bulunmaz ve hiçbir insan öğrenmeyi umut etmemelidir&lt;/em&gt;.” (Freeman 2002’den alıntı yapıldı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Behe’nin diğer gözde ve sözde ‘indirgenemez karmaşıklık’ örneklerinden birisi de bağışıklık sistemidir. Hikayeyi bizzat yargıç Jones’un sözleriyle aktarıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çapraz sorgulama esnasında Profesör Behe, 1996 senesindeki “bilim bağışıklık için asla evrimsel bir açıklama getiremeyecektir” iddiasıyla ilgili sorgulandı. Bağışıklık sisteminin evrimiyle ilgili elli sekiz bilimsel onaylı yayın, dokuz kitap ve birkaç immünoloji ders kitabı kendisine sunuldu; ancak bunların evrimi kanıtlamakta hala yeterli olmadığında açıkça ısrar etti ve bu savunması bence ‘yeterince sağlam’ değildi.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Behe bu elli sekiz bilimsel onaylı yazının çoğunu anlamadığını itiraf etti.&lt;br /&gt;İmmünolojinin ona ağır gelmiş olması hiç şaşırtıcı değildi. Daha az mazur görülebilen ise Behe’nin bu gibi araştırmaları verimsiz görüp azletmesiydi. Eğer hedefiniz gerçek dünyayla ilgili önemli gerçekleri keşfetmekten ziyade kolay aldanan halk ve politikacılar içinde propaganda yapmaksa elbette bunlar verimsiz çalışmalardır. Behe’yi dinledikten sonra şikayetçilerin avukatı Rothschild bir özet çıkarır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Minnettarız ki bağışıklık sisteminin kaynağının sorgusuna cevap arayan bilim adamları vardır…bu sistem güçten düşme ve ölümcül hastalıklar karşısındaki savunmamızdır. Bu kitap ve makaleleri hazırlayan bilim adamlarının çabaları hastalıklara karşı savaşmada bize yardım eder. Profesör Behe ve akıllı tasarım hareketinin bütünü bilimsel ve tıbbi irfanı ilerletmek adına hiçbir gelişme kaydetmedikleri gibi gelecek nesil bilim adamlarına kaygılanmamaları gerektiği nasihatini verirler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikan Genetik Bilimci Jerry Coyne, Behe’nin kitabını eleştirirken konuyu şöyle ele alır: “Eğer bilim tarihi bize herhangi bir şey ispatlayacaksa bu, cahilliğimize Tanrı ismini vererek bir yere ulaşamayacağımızdır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Coyne Guardian’da akıllı tasarımla ilgili bir makale üzerine yorum yapmıştır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neden Tanrı her şeyin bir açıklaması olarak kabul edilsin? Değildir. Bu bir açıklama noksanlığıdır, bir omuz silkmedir, ‘bilmiyorum’ demenin ruhsal ve ayinsel kılık değiştirmesidir. Eğer bir insan bir şeyi Tanrı’yla ilişkilendirirse genelde bunun anlamı bu kişinin elinde bir ipucu olmamasıdır. Böylelikle bu bilinmezi erişilmez, çözülmez bir gök perisine dayandırır. Bu yaşlı adamın nereden geldiğinin açıklaması talep edin. Büyük ihtimalle bu yaşlı adamın her zaman var olduğunu ya da hep doğanın ötesinde olduğunu söyleyen hayal meyal, sahte felsefi bir yanıt alacaksınız. Lakin bu yanıt elbette hiçbir şeyin izahı değildir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrim geçirmiş organlar genelde akıllıca ve güçlüdürler, aynı zamanda açıklayıcı kusurları vardır. Bu eğer evrimsel bir geçmişleri varsa tam da beklememiz gerekendir ancak tasarlanmışlarsa tam anlamıyla beklenmedik bir durumdur. Sırt ağrısından fıtığa, sarkık rahimden sinüs iltihaplarına kadar çoğu insani rahatsızlığa karşı hassasiyetimiz doğrudan doğruya şu anda dik yürüyen bedenimizin, dört ayak üzerinde durmayı terk etmek için milyonlarca yıldan fazla süredir şekil değiştirmiş olmasından kaynaklanır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-7476199083121724444?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/7476199083121724444/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/11/su-kemeri-benzetmesi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/7476199083121724444'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/7476199083121724444'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/11/su-kemeri-benzetmesi.html' title='SU KEMERİ BENZETMESİ'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SwpZPN7nEdI/AAAAAAAAAFI/d48C5dfOHhg/s72-c/aqueduct.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-7166176580184563032</id><published>2009-11-23T01:36:00.000-08:00</published><updated>2009-11-23T01:42:37.032-08:00</updated><title type='text'>BOŞLUK İBADETİ (BİLGİ BOŞLUKLARINA TAPMAK)</title><content type='html'>Profesör Richard Dawkins'in ' Tanrı Yanılgısı' kitabından bazı bölümler;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İndirgenemez karmaşıklığın detaylı örneklerini bulmaya çalışmak aslen bilimsel bir ilerleme yöntemi değildir. Mevcut bilgisizlikten kanıt çıkarmaya çalışmaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratılışçılar günümüzün bilgi birikiminde boşluklar bulmak için can atarlar. Eğer açık bir boşluk bulunursa bu boşluğu hükmen Tanrı’nın doldurma zorunluluğu olduğu addedilir. &lt;br /&gt;Düşünceli (!) ilahiyatçılarımızı endişelendiren ise bilimin ilerlemesiyle bu boşlukların küçülmesi ve bunun sonucunda Tanrı’nın görevsiz ve sığınaksız kalma tehdidiyle karşı karşıya kalmasıdır. Bilim adamları farklı endişeler duyarlar. Cehaleti kabullenmek bilimsel atılımın başlıca görevlerindendir. Üstelik bilim adamları gelecekte zaferle sonuçlanacak araştırmaları göz önünde bulundurup bu tür bir cehalete sevinmelidirler. Arkadaşım Matt Ridley’in yazdığı gibi “ Bilim adamlarının çoğu önceki keşiflerinden sıkılmışlardır. Onları alevlendiren bilgisizliktir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mistikler gizeme sevinirler ve gizemli kalmasını isterler. Bilim adamları gizeme farklı bir nedenle sevinirler bu onlara keşfedilecek bir şey sunar. &lt;br /&gt;Dinin gerçekten de kötü etkilerinden biri de bize &lt;em&gt;anlamadan tatmin olmanın &lt;/em&gt;bir üstünlük olduğunu öğretmesidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratılışçıların fosil kayıtlarındaki “boşluklar” ile olan aşk meselesi tamamen boş olan ilahiyatlarını simgeler. &lt;br /&gt;Yaratılışçılar fosil kayıtlarındaki boşluklara bayılırlar tıpkı genel anlamda boşluklara bayılmaları gibi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çok evrimsel geçiş kademeli olarak değişim geçiren ara fosillerin daha kısa ya da uzun süreli serileri sayesinde açıkça belgelenmiştir. Bazıları belgelenmemiştir ve bunlar şu ünlü “boşluklardır”. Michael Shermer’in de zekice belirttiği üzere;&lt;br /&gt;'Eğer yeni bir fosilin keşfi bir boşluğu temizce ortadan ikiye ayırırsa yaradılışçı artık iki kat fazla boşluk olduğunu iddia edecektir.' Böylece evrimsel geçiş yok farzedilir ve Tanrı’nın müdahalesi hükmen kazanır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-7166176580184563032?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/7166176580184563032/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/11/bosluk-ibadeti-bilgi-bosluklarina.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/7166176580184563032'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/7166176580184563032'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/11/bosluk-ibadeti-bilgi-bosluklarina.html' title='BOŞLUK İBADETİ (BİLGİ BOŞLUKLARINA TAPMAK)'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-1780927088464719590</id><published>2009-11-23T00:32:00.000-08:00</published><updated>2009-11-23T01:11:33.037-08:00</updated><title type='text'>İMKANSIZLIK DAĞINA TIRMANMAK</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SwpRrLDxlkI/AAAAAAAAAFA/CQRs5ZNvJxs/s1600/mountain.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 266px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SwpRrLDxlkI/AAAAAAAAAFA/CQRs5ZNvJxs/s400/mountain.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5407224104756549186" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Profesör Richard Dawkins'in akıllı tasarım, rastlantısallık ve doğal seçilim konusundaki görüşleri; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratılışçı “mantığı” hep aynıdır. Bazı doğal olayların rastlantısal olarak var olması istatistiksel olarak çok imkansızdır ve ilaveten bu olaylar genelde çok karmaşık, çok güzel, çok huşu uyandırıcıdır. Bu yazarların rastlantısallığa sunabildikleri tek alternatif tasarımdır. Bunların hepsi bir tasarımcı tarafından yaratılmış olmalıdır. Ve bilimin bu hatalı mantığa yanıtı da hep aynıdır; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rastlantısallığın tek alternatifi tasarım DEĞİLDİR. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğal seçilim daha iyi bir alternatiftir. Aslında tasarım daha en başında gerçek bir alternatif değildir çünkü çözdüğü sorundan daha büyük bir sorun doğurur: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasarımcıyı kim tasarladı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rastlantısallık ve tasarım her ikisi de ihtimalsizliğin çözümü olarak başarısızdırlar çünkü biri başka bir sorun doğurur, diğeriyse sorunu kısır döngüye çevirir. &lt;br /&gt;Doğal seçilim gerçek bir çözümdür. Şimdiye kadar sunulmuş yegâne işleyen çözümdür. Ve yalnızca işleyen bir çözüm değil aynı zamanda müthiş bir şıklığın ve gücün açıklamasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğal seçilim ihtimalsizlik problemini küçük parçalara ayıran birikimli bir süreçtir. Bu küçük parçaların her biri belli belirsiz imkansızdır ama binlerce yıllık zamanlar hesaba katıldığında o kadar ket vurucu bir durum değildir. Bu belli belirsiz imkansız sonuçlar bir yığın oluşturduğu takdirde bu yığının sonuç ürünü gerçekten çok ama çok imkansızdır, o kadar imkansızdır ki rastlantısallığın menzili dışına çıkar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratılışçı esas sonucu tamamen es geçer çünkü istatistiksel ihtimalsizlik oluşumunu bir kerelik eşsiz bir sonuç olarak görmekte ısrar eder. &lt;strong&gt;Birikimin gücünü &lt;/strong&gt;idrak edemez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İhtimalsizlik dağına tırmanmak&lt;/em&gt;’ta konuyu bir mesel yardımıyla izah ettim. Dağın bir tarafı tırmanılması imkansız dik bir kayalıktır ancak diğer tarafta zirveye doğru yumuşak bir eğim bulunur. Dorukta karmaşık bir makine vardır, bu bir göz ya da bakterisel kamçı motoru olabilir. Böyle bir karmaşıklığın parçalarının kendiliğinden birleşebilmesi mantıksız görüşü dağın eteğinden doruğa sadece tek bir sıçrayışla sembolize edilmiştir. Evrim bunun aksine dağın diğer tarafında bulunur ve zirveye kadar yumuşak eğimi kullanarak emekler: Kolay! Doruğa bir sıçrayışla erişmek yerine yumuşak eğimi ağır ağır tırmanma prensibi oldukça yalındır, insan bir Darwin’in sahneye çıkarak bunu keşfetmesinin neden bu kadar uzun sürdüğüne şaşırmadan edemiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratılışçılar imkansızlık dağının yıldırıcı dik kayalığı dışındaki her şeye kör kalırken gerçek yaşam imkansızlık dağının diğer tarafındaki yumuşak eğimlerin arayışındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtimalsizlikten kanıtı kendi lehlerine kullanmayı deneyen yaradılışçılar biyolojik adaptasyonu daima sonucu belli olmamış bir “ya büyük piyango, ya elde var sıfır” bulmacası olarak sayarlar. Bu safsatanın diğer bir adı da “indirgenemez karmaşıklık” tır. &lt;br /&gt;Darwin “Türlerin Kökeni”nin bir bölümünü “değişiklik geçiren nesil kuramındaki anlaşmazlıklar” konusuna ayırmıştır. &lt;br /&gt;Bu kısa bölüm o zamana kadar ileri sürülmüş bu sözümona anlaşmazlıkların her birini önceden kestirmiş ve günümüz için etkisiz hale getirmiştir. &lt;br /&gt;En zorlu sorular Darwin’in “aşırı kusursuz ve karmaşık organları” dır ki bunlar bazen hatalı bir mantıkla “indirgenemez karmaşıklık” olarak tanımlanmıştır. &lt;br /&gt;Darwin gözün özel bir sorun çıkardığını belirlemiştir:&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Gözü, farklı mesafeleri odaklamaya, farklı miktarlardaki ışığı içeri almaya ve küresel ve renksel sapmaları düzeltmeye yarayan eşsiz düzeneklerinin hepsiyle ele aldığımızda bu organın doğal seçilimin etkisiyle meydana gelmiş olma olasılığı dürüstçe itiraf ederim ki bana son derece saçma geliyor&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaradılışçılar bu ifadeyi sinsice tekrar tekrar vurgularlar. Darwin’in konuyla ilgili diğer yorumlarını asla vurgulamadıklarını söylemeye bile gerek yoktur.  Darwin’in oldukça rahat görünen bu itirafı aslında tumturaklı bir hiledir. Bu şekilde rakiplerini tam karşısına almayı ve zamanı gelip de yumruğunu attığında en güçlü etkiyi vermek istemişti. Bu yumruk elbette ki Darwin’in gözün kademeli olarak nasıl evrim geçirdiğini basitçe izah etmesiydi. &lt;br /&gt;Darwin “indirgenemez karmaşıklık” ya da “imkansızlık dağına çıkan yumuşak eğim” ifadesini kullanmamış olabilirdi ancak her ikisinin de temelini açıkça anlamıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Yarım gözün faydası nedir?’ ve ‘ Yarım kanadın faydası nedir?’ sorularının her ikisi de ‘indirgenemez karmaşıklık’ kanıtının tanımlamasıyla ilgilidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göz lensi ameliyatla çıkarılmış bir katarakt hastası gözlükleri olmadan net göremez ancak bir ağaca çarpmayacak ya da bir uçurumdan düşmeyecek kadar iyi görür. Bir yarım kanat gerçekten de bir tam kanat kadar iyi değildir ancak hiç kanat olmamasından kuşkusuz daha iyidir. Bir yarım kanat bir ağaçtan ya da belli bir yükseklikten düşüşünüzü hafifleterek hayatınızı kurtarabilir. Ve bir kanadın yüzde 51’lik bölümü biraz daha yüksek bir ağaçtan düştüğünüzde sizi kurtarabilir. Bir kanadın hangi oranda bölümüne sahip olursanız olun düştüğünüzde hayatınızı kurtaracağı bir yükseklik vardır ki buna göre biraz daha küçük bir kanatçık aynı düşüşte size fayda sağlamayacaktır. Ormanlar havada süzülen ve paraşüt yapan hayvanlarla doludur ve bunlar pratikte 'İmkansızlık dağı' nın özel eğiminden yukarı tırmanan her adıma örnek teşkil eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yassı solucanın tüm mantıklı ölçümler dahilinde yarım insan gözünden daha düşük yetenekte bir gözü vardır. Nautilus yassı kurt ve insan arasında orta düzeyde bir göze sahiptir. Nautilus’un iğne deliği kamera gözü gerçek bir görüntü elde eder ancak bizimkisine kıyasla bulanık ve karanlık bir görüntüdür. Aklıselim hiç kimse inkar edemeyecektir ki omurgalıların ve diğer birçok canlının bu gibi gözlere sahip olması gözsüz olmaktan çok daha iyidir ve dolayısıyla bu varlıkların tümü imkansızlık dağının yamacı boyunca uzanırlar. Bizim gözümüz ise zirveye çok yakındır. En tepede değildir ama buna çok yakındır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece gözlerin ve kanatların kesinlikle indirgenemez karmaşıklık olmadığını gördük. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada eğitici bir hikayemiz vardı ve bize şu fikri verdi: &lt;br /&gt;Hiçbir şeyin indirgenemez karmaşıklıkta olduğunu beyan etmeyin; bununla ilgili olasılıklar şu yöndedir ki ya ayrıntıları yeterince özenle incelememişsinizdir, ya da yeterince özen gösterdiğinizi zannetmişsinizdir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-1780927088464719590?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/1780927088464719590/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/11/imkansizlik-dagina-tirmanmak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/1780927088464719590'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/1780927088464719590'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/11/imkansizlik-dagina-tirmanmak.html' title='İMKANSIZLIK DAĞINA TIRMANMAK'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SwpRrLDxlkI/AAAAAAAAAFA/CQRs5ZNvJxs/s72-c/mountain.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-9148369256179601262</id><published>2009-11-20T15:51:00.000-08:00</published><updated>2009-11-20T16:03:58.545-08:00</updated><title type='text'>BÜYÜK DUA DENEYİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/Swcs5uFHO1I/AAAAAAAAAEo/sy1Zr4u4fpE/s1600/danny-hahlbohm-power-of-prayer.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 258px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/Swcs5uFHO1I/AAAAAAAAAEo/sy1Zr4u4fpE/s320/danny-hahlbohm-power-of-prayer.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5406339247815211858" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oxford Üniversitesi Profesörü &lt;strong&gt;Richard Dawkins&lt;/strong&gt;'in Tanrı Yanılgısı Kitabından bir pasaj:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÜYÜK DUA DENEYİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dua deneyi eğer eğlendirici olmasaydı acıklı olduğunu düşüneceğimiz bir mucize incelemesidir: Hastalar için dua etmek onları iyileştirir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizikçi Russel Stannard dua etmenin hastaların sağlığını iyileştirdiği görüşünü deneysel olarak sınamak için (elbette) Templeton vakfının sermayesini sunacağı bir girişime ağırlığını koydu;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam anlamıyla rastgele seçilen hastalar belirlenir. İlk grup denek grubu (dua edilenler), diğeriyse kontrol grubu olarak belirlenir (dua edilmeyenler). Ne hastalar ne doktorlar ne de denekler hangi hastalara dua edileceğini ya da hangilerinin kontrol grubu üyesi olduğunu bilmez. Ancak deneysel duayı edenlerin her kim için dua edeceklerse isimlerini bilmeleri gerekir. Aksi takdirde belirlenen kişiler haricindeki ilgisiz kişiler için dua etmenin ne anlamı olurdu? Ancak duacılara hastaların yalnızca ön ismi ve soyadının ilk harfini vermek yeterlidir. Görünüşe göre bu sayede Tanrı doğru hastane yatağının yerini tam olarak saptayabilecekti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi deneyler yapma fikri başta dalga geçilmeye son derece açıktır ve beklenildiği gibi bu proje de bu olumsuzlukları yaşamıştır. Tüm alayları cesurca göğüsleyen araştırmacı grubu hiç yılmadan çalıştı ve Boston yakınlarındaki Zihin/Beden Tıbbi akademisindeki Dr. Herbert Benson önderliğinde 2.4 milyon dolarlık Templeton sermayesi harcandı. Dr. Benson ve ekibi altı hastanedeki 1802 hastayı gözlemledi ki bu hastaların hepsi koroner by-pass ameliyatı geçirmişti. Hastalar üç gruba ayrıldı. Birinci grup dua aldı ve bunu bilmedi, ikinci grup (kontrol grubu) dua almadı ve bunu bilmedi, üçüncü grup dua aldı ve bunu bildi. Grup 1 ve 2 kıyaslaması duaların etkisini sınamak içindi, Grup 3 birinin dua ettiğini bilmenin ortaya çıkarabileceği psikosomatik etkileri test etmek içindi.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duacılar üç kilise cemaatinden oluşuyordu; Minessota, Massachusetts ve Missouri, bu üç kilisenin konumu hastanelerden oldukça uzaktı. Tüm duacılara dualarının içine şu cümleyi de katmaları söylendi: “çabuk, sağlıklı bir iyileşme ve komplikasyon olmamasıyla birlikte başarılı bir ameliyat için”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;American Heart Journal &lt;a href="http://www.ahjonline.com/article/PIIS0002870305006496/abstract"&gt;Nisan 2006 &lt;/a&gt;sayısında bildirilen sonuçlar oldukça belirgindi. Dua edilen ve edilmeyen hastalar arasında fark yoktu. Dua edildiğini bilenler, bilmeyenlere nazaran yan etkilerden daha fazla acı çektiler. Tanrı bu çılgın girişimi kınadığını göstermek için hafifçe cezalandırmış mıydı? Kendileri için dua edildiğini bilen hastaların sonuç itibariyle fazla stresten zarar görmüş olmaları daha olasıydı. Araştırmacılardan birisi Dr. Bethea şöyle demişti; “ Bu onları dua takımına çağrılacak kadar hasta mıyım düşüncesiyle kararsızlaştırmış olabilir”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüz dava açma meraklısı toplumunda kalp rahatsızlıklarından zarar gören bu hastaların deneysel dua aldıklarını bilmelerinin bir sonucu olarak Templeton vakfı aleyhinde eylem niteliğinde bir dava açmaya yeltenmiş olabileceklerini umut etmek fazla mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu araştırmanın ilahiyatçılarca kınanması hiç şaşırtıcı değildi çünkü bu deneyin dinle dalga geçme kapasitesi vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oxford’lu ilahiyatçı Richard Swinburne bu başarısızlığın ardından yazdığı yazısında şu bağlamda araştırmaya karşı çıktı; “ Tanrı dualara yalnızca iyi sebepler dahilinde cevap verir”&lt;br /&gt;Swinburne raporunun diğer kısmında Tanrı tarafından yönetilen bir dünyada acı çekmenin hak verilecek bir yönünü bulmaya çalışır. “ Acı çekmelerim bana cesaretimi ve sabrımı gösterme fırsatı sunar. İyi bir Tanrı acı çekmenize üzülse de en çok ilgilendiği şey kesinlikle her birimizin sabır ve büyüklük göstermemizdir. Bazı insanların kendi iyilikleri için berbat bir şekilde hasta olmaları gerekir ve bazı insanlar ise diğer insanlara önemli seçimler sağlamaları için hasta olmaya ihtiyaç duyarlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gülünç usavurma (muhakeme) eseri teolojik zihnin aşırı tipik bir örneğidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Swinburne’ün makalesinin ilerleyen bölümlerinde tipik bir ilahiyatçı mantık daha göze çarpar. Emin bir tavırla şu fikri öne sürer; eğer Tanrı varlığını kanıtlamak isteseydi kalp hastalarından oluşan karşıt iki grubun iyileşme istatistiklerini belli belirsiz etkilemekten daha iyi yollar bulurdu. Ama Swinburne en sonunda ağzındaki baklayı çıkarır: “Ancak zaten Tanrı’nın varlığına dair yeterli kanıt mevcuttur ve bu kadar çok kanıt bizim için iyi olmayabilir”&lt;br /&gt;Çok fazla kanıt bizim için iyi olmayabilir! Tekrar okuyun. Çok fazla kanıt bizim için iyi olmayabilir! Bu arada Richard Swinburne İngiltere’nin en itibarlı ilahiyat profesörü ünvanının sahibidir ve İngiliz Akademisi’nin bir üyesidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araştırmadan olumlu bir sonuç elde edilebilirdi. Ve eğer öyle olsaydı tek bir din savunucusu hayal edebilir misiniz ki bilimsel araştırmanın dinsel meselelerle ilgisiz olduğu temeline dayanıp bu sonucu reddetsin? Elbette hayır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araştırmanın olumsuz sonuçlarının inançlarını sarsmadığını bildirmek gereksizdir. &lt;br /&gt;Deney duacılarının bir kısmını sağlayan Missouri ibadet hizmetleri müdürü Bob Barth şöyle bir yorum yapmıştı; “ İnançlı bir insan bu araştırmayı ilgi çekici bulabilir fakat biz zaten çok uzun zamandır dua ediyoruz ve bunun işe yaradığını biliyoruz. Bu deney dua ve dinsellik araştırmasının yalnızca ilk adımıdır” Evet doğru: Duanın işe yaradığını inancımız yoluyla biliriz, o halde eğer bunu kanıtlamayı başaramazsak istediğimizi sonucu alana kadar yılmadan çalışmaya devam ederiz...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-9148369256179601262?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/9148369256179601262/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/11/buyuk-dua-deneyi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/9148369256179601262'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/9148369256179601262'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/11/buyuk-dua-deneyi.html' title='BÜYÜK DUA DENEYİ'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/Swcs5uFHO1I/AAAAAAAAAEo/sy1Zr4u4fpE/s72-c/danny-hahlbohm-power-of-prayer.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-4395759230235817850</id><published>2009-11-19T00:44:00.000-08:00</published><updated>2009-11-20T16:34:08.312-08:00</updated><title type='text'>AKILLI TASARIM- EVRİMSEL TASARIM</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/Swc1bujO9sI/AAAAAAAAAEw/VkI2i-Tbtyo/s1600/baby-monkey.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 206px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/Swc1bujO9sI/AAAAAAAAAEw/VkI2i-Tbtyo/s320/baby-monkey.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5406348628150122178" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Ali Demirsoy’un Bilim ve Ütopya dergisinde (2009 Sayı: 185 P. 18) yayınlanan Akıllı Tasarım-Evrimsel tasarım başlıklı yazısından bazı bölümler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk büyüten ve gecelerini uykusuz geçiren herkes şunun farkındadır. Çocuklar doğumu izleyen ilk birkaç ayda, bazen çok daha uzun süre gaz sorunu yaşayarak ailelerini ve kendilerini perişan ederler. Bu gaz ya anneden geçer ya da çocuğun sindirim sistemindeki tasarım hatasından kaynaklanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir evrimciye sorarsanız; ağaçtan ağaca atlarken anasının sırtına yapışarak her sıçrayışta sürekli gazını çıkaran bir canlının böyle bir sorunu olmamıştır. Bu nedenle primat yavruları gaz sancıları çekmez. Ne zaman ki doğal yaşamdan ve doğal evrim sürecinden ayrıldık bu sorun karşımıza çıktı. Ancak evrimsel yapısal değişim sosyal evrime ayak uyduramadığı için zamanında gerekli önlemler oluşamadı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün hangi çocuk doktoruna giderseniz gidin çocuğa bakmadan D vitamini de içeren bir ilaç yazıyor. Bunu muhakkak almalısınız diyor. Burada birisi yanılıyor ya doktor ya da doğaüstü güç. Çünkü akıllı tasarım olsaydı, ana sütü ile birlikte bu maddeler de verilmiş olurdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bir evrimciye sorarsanız; insan güneş ışığının çok yoğun olduğu Doğu Afrika’da evrimleştiğinden D vitamininin oluşması için ek bir kaynağa ihtiyaç duyulmamıştı. Ne zaman ki Kuzeye yayıldı, eksiklik ortaya çıktı. Demek ki bir enlemden başka bir enleme geçince akıllı tasarım akılsız tasarım haline dönüşmüş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı şekilde çocuk (yani hiçbir günah işlememiş bir varlık) doğar doğmaz başlayan neredeyse okula gidinceye kadar her ay tekrarlanan aşı furyasını hiç düşündünüz mü?&lt;br /&gt;Hepatit-B, tüberküloz, çiçek, çocuk felci, kabakulak, kızamık, kızıl, zatürree, ishal, boğmaca; daha neler gelecek bilemiyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir evrimciye sorarsanız: Doğa kimseye öncelik ve farklı bir statü tanımamıştır. Her canlı gibi bizim de parazitlerimiz olacaktır. Doğada bulunan canlılar hiçbir canlının gözünün yaşına bakmaz. Hele hele Eşrefi Mahlukat gibi özel bir imtiyazı hiç tanımaz. Doğanın işletim sisteminde boş bulduğun yere yerleşeceksin, seni sınırlayan bir etken ortaya çıkıncaya kadar da sonuna kadar kullanacaksın. İnsanoğlu bunların bir kısmının çaresini bularak bu fırsatçıları tümüyle yok etti (çiçek hastalığı etmeni gibi) ya da hareket yeteneklerini iyice kısıtladı (bağırsak parazitleri, çocuk felci vb). Bir kısmının da henüz çaresini bulamadı (AIDS gibi). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece evrimci size sonuç olarak şunu söyleyecektir; Hastalık ve kusurları önlemenin yolu yalvarmadan ve dualardan değil bilimsel araştırmalardan geçer. &lt;br /&gt;Hemen hemen hiçbir işleve sahip olmayan 20 yaş dişlerimiz çoğumuzun korkulu rüyası olmuş, birçoğumuza kötü günler yaşatmıştır. Dogmatikler bunun için kem küm bir şeyler söyleseler de hiç kimse inandırıcı bir açıklamasını yapamamaktadır. İnançlara göre insan aynen yaratılmışsa, evrimleşmemişse 20 yaş dişleri de insanın başına bela olarak verilmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bir evrimciye sorarsanız; bu dişler otçul dönemde öğütme işinde kullanılıyordu, daha sonra omnivor (yani her şeyi yer) hale geçince, özellikle de yiyeceklerimizi pişirerek daha yumuşak hale getirince gerek kalmadığı için doğal seçilim ile ortadan kaldırma sürecine sokulmuştur. Evrim sabırlı ve sürekli bir işleyişin adı olduğu için de hemen ortadan kaldırılamamış zamana bırakılmıştır. &lt;br /&gt;Elli yaşını geçmiş her erkeğin aklı prostatındadır. Çoğunluk doğru düzgün işeyemez, olur olmaz yerde işemeye kalkışır bu nedenle kana kana bir su bile içemez. Tuvaletin başında dakikalarca bekler. Eşeysel işlevler aksamaya başlar ve daha da vahimi prostat er ya da geç kanserleşmeye başlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir evrimciye sorarsanız o size der ki; Prostat bezi sahneye çıkarken ozmos yani su geçişlerini düzenlemek gibi bir görev için ortaya çıkmıştı. Ancak zamanla başka görevler de üstlenince aksaklıklar başladı. Eğer bir varlığı korkularından arındırmak için tasarım yapmış olsaydınız iki paralık bir sfinkter (kapak) ile bu sorunu çözerdiniz. Ancak evrim gelecek için plan kurmaz o anda elde bulunan imkanlar arasında en iyiyi seçmeye çalışır. Bu nedenle de evrim her zaman mükemmeli bulamaz. &lt;br /&gt;Neredeyse her üç kişiden biri omurga rahatsızlığı çekmektedir. Diğer canlılara bakıyorsunuz beli kayan canlı yok gibi. İnsana eziyet niye?    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrimciye sorarsanız; bir zamanlar dört ayak üzerinde yürüyen atalarımız ağırlığı tüm omurgaya dağıttığı ve onu da dört noktadan toprağa verdiği için böyle bir sorunla karşılaşmadı. Ancak iki ayağı üzerine kalkınca ağırlık merkezi 4.-5. omurların arasına yoğunlaştı. Burası da yeterince kasla desteklenmediği ve evrim mekanizması deneme yanılma yöntemi ile çalıştığı yani çok ağır işlediği için bu kadar kısa süre içinde gerekli önlemi geliştiremedi. Böylece öne uzattığımız bir kiloluk bir yük kaldıraç misali omurlara 20 kiloluk bir baskı oluşturdu. &lt;br /&gt;Hemen hemen hiçbir hayvanda görülmeyen fıtık ve kasık fıtığı niye insanlarda görülüyor diye düşünebilirsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir evrimciye sorarsanız; bir zamanlar dört ayak üzerinde gezdiğimiz için iç organlar özelikle testislerin vücut dışına çıktığı kanala (inguinal kanala) basınç yapmıyordu; ne zaman ki iki ayak üzerine kalktık, iç organlar basınç yapmaya başladı. Özellikle belirli bir yaştan sonra bağırsaklar bu kanaldan dışarıya sarkmaya başlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiye ait insan fosillerine bakıyoruz, çürük diş hemen hemen yok (biraz da erken öldüklerinden dolayı). Ancak ne zaman ki besinlerini öğütüp pişirmeye ve özellikle de tahılla beslenmeye başlıyorlar, o zaman diş çürükleri ortaya çıkıyor. Doğaüstü güç insanı vahşi bir hayvan gibi doğada dolaşsın diye mi tasarladı? Uygarlığa geçeceği ve geçişte yaşayacağı sorunlar tahmin edilemez miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıllı tasarımcılara sormanıza gerek yok, çünkü onlar bulunan bunca insana ait fosili insan neslinin atası olarak kabul etmiyorlar. İnsanın zembille gökten indiğine inanıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bir evrimciye sorarsanız;  Tahılla beslenme, mayalanmaya bağlı olarak ağızdaki asidik tepkimelerin ve aşınmaların meydana gelmesini tetiklediği için diş çürümeleri meydana gelmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam sabah hamdolsun verdiğin nimetlere diye dua ediyoruz. Bu kadar çeşitli yiyecek verdiği için. Peki doğada yaklaşık 400.000 bitki türü olmasına karşın niye daha çok çeşitli meyve veya sebze sunmadığını bir türlü aklımıza getirmiyoruz? Çünkü olandan başkasını düşünemiyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan oluştuktan çok daha sonraki devirlere bakacak olursak bugün nimet olarak tanımladığımız sebze veya meyvelerin ve keza hayvanların hiç birini göremeyiz. Doğa elmayı, armudu, kirazı, kayısıyı, portakalı, şeftaliyi, mısırı, domatesi, salatalığı, kabağı, nohudu, şeker pancarını, karnabaharı, lahanayı, marulu, Montofon ineğini, Holstein ineğini, Legorn tavuğunu ve bugün kullandığımız onlarca ürünü bugünkü haliyle evrimleştirmemiştir. Ama her devirde evrim mantığına sahip insanlar olduğu için akıllı tasarım ürünü olarak belirtilen verimsiz varlıkları ıslah yoluyla (insani tasarımla) çok daha kullanılabilir ve verimli hale getirdiler. Siz domatesi, şeftaliyi ve yukarıda yazılan bitki ve meyveleri doğaya bırakın bir süre sonra asıllarına döneceklerdir. İnsan olmasaydı mısır bitkisi hiçbir zaman olmayacaktı. Doğa insanı düşünerek bunları evrimleştirmediği için bizim amacımıza en uygun şekli vermedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak bir evrimciye göre: Doğal işletimin hatalarla dolu olmasında dolayı anormallikler örneğin poliployidi dediğimiz kromozom çoğalmaları nedeniyle bugünkü sulu ve iri meyveler oluşuyor ya da doğaüstü gücün bizden esirgediği kalıtsal kombinasyonları insanlar ıslah yoluyla kendisi yapıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak bir anlamda dünya tamamlanmamış bir tasarım olduğu için evrim sürmektedir. Eğer her şey mükemmel tasarlanmış olsaydı evrimleşmeye gerek duyulmayacaktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrısal bir tasarımda ilk olarak basitini yapma, daha sonra kullana kullana daha etkilisini geliştirme gibi bir mantık olamaz. Bir taraftan Tanrı’nın her şeye kadir olduğuna ve deneme yanılma yöntemiyle doğruyu bulma gibi bir savurganlığa gerek duymayacağına inanma diğer taraftan da zaman içinde organizasyon bakımından gittikçe daha gelişmiş canlıların dünyada sırasıyla yer aldığını organizasyon bakımından ilkel olanların zamanla ortadan kalkıp yerini daha gelişmiş organizmalara bıraktığını gözlemleyip de evrim fikrine inanmama ancak akıllı tasarımcılara yakışır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak inanıp inanmama sadece basit bir kabul meselesi değildir. Doğanın bazı şeyleri eksik bıraktığının farkına varma, onu daha mükemmel hale getirme dürtüsü yaratıyor; o da bilimsel merak ve araştırmaları geliştiriyor ve bu duyguyla beslenen toplumlar yaratıcı oluyor; sonuçta da egemen oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah Tanrı dünyayı yeniden yarataydı&lt;br /&gt;Yaratırken de beni yanında tutaydı&lt;br /&gt;Derdim; ‘ Ya benim adımı sil defterinden’&lt;br /&gt;Ya da benim dilediğimce yarat dünyayı&lt;br /&gt;Ömer Hayyam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce değindiğimiz gibi evrim gelecek için plan kurmaz, tasarım yapmaz, o anda elde bulunan nesneleri ya da özellikleri yine o anda gereksinme duyulan şekilde seçmeye kalkışır. Bu nedenle de evrim her zaman mükemmeli bulamaz. İşte bu nedenle dünyada bugüne kadar yaşamış canlıların % 96’sı yeni değişimlere çözüm yolu bulamadığı ya da daha önce başarılı bir şekilde geliştirdiği özelikleri ile devam edemediği için yaşam sahnesinden silinmiş, yerlerini daha başarılı olanlara bırakmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok sevilen ya da değerli şey özene bezene tasarlanır ve dikkatle imal edilir. İnsan Tanrı gözünde en değerli varlık olmasına karşın en çok defekti (bozukluğu) olan tür gibi görünüyor. Şimdilik insan soyunda adı konmuş 9000 çeşit kalıtsal hastalığın olduğu bilinmektedir. Bir fabrika düşünün ki 9000 çeşit bozukluğu olan bir ürün imal ediyorsunuz ve buna da akıllı tasarım diyorsunuz. Ya akıllılığı bilmiyorsunuz ya da tasarım ne demektir onu bilmiyorsunuz. Sıkıştığınızda takdiri ilahi diyorsunuz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunları görebilmek belirli bir sezinlemeyi, bilgiyi ve en önemlisi yargılamayı gerektirir. İnsan doğası gereği benmerkezli (antroposentrik) olduğu için her şeyi kendi çıkarı açısından değerlendirir. Ben yaşıyorsam ve özellikle de iyi yaşıyorsam bu çok iyi kurulmuş tanrısal bir düzenin sonucunda olmaktadır. Ancak henüz erginliğe ulaşamadan ölen kardeşlerim için böyle bir yargı geçerli değildir. Benim çocuklarımın eli yüzü düzgün ise bu Tanrısal bir tasarımın sonucudur ancak komşunun bütün aileyi sıkıntıya sokan sakat doğmuş çocuğu ‘ Tanrı'nın benim halime şükretmem için yapmış olduğu bir düzenlemedir’. Tanrısal tasarımda acaba bencillik ve narsislik bir önkoşul mudur? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pekala bu kadar insan neden doğanın mükemmel bir düzen içinde işlediğine inanıyor? İlk olarak empati yoksunluğundan. Çünkü başkasının kusuru, eksikliği ve derdi onu ilgilendirmiyor. Bu kadar kusuru görmezlikten geliyor. Ancak en önemlisi normalin ve  anormalin ne olduğunu tam bilmiyor. Örneğin deniyor ki; ‘Bak ne güzel yiyecekler verilmiş’. Ne verilseydi aynı şeyi söyleyecektiniz. Başkasını bilmiyorsunuz ki?. Ne güzel renkleri görüyoruz diyorsunuz. Başka renkleri tanımıyorsunuz ki bu yargıya varıyorsunuz. Gördüğümüz renkler ışık bandının yüzde biri bile değil. Akıllı bir tasarım olsaydı biz çok daha zengin renkleri görecektik. Ancak bir evrimci bizim sadece 3 rengi neden görebildiğimizi biliyor. Görme pigmentlerinin oluştuğu dönemde güneş ışınlarının en yoğun mavi, yeşil, kırmızı bantlarda yeryüzüne ulaştığını bu nedenle böyle bir tasarımla yetindiğini biliyor. Eğer bu dönemde X, alfa, beta ışınlarıyla da karşılaşmış olsaydık onları da tanıyacak sistemi geliştirebilirdik. Bugün çoğu ortamda ortaya çıkan radyasyonu önceden görebilirdik ya da onlara dayanıklı bir kalıtsal molekül geliştirebilirdik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıllı tasarımcılar evrimde basitten karmaşıklığa giden yolu öğrenmediğiniz sürece sizin hiçbir şeyi anlama ve görme şansınız olmayacaktır. Ya öğrenin ya da yoldan çekilin! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer akıllı tasarımla yetinmeye kalkışaydık ne uzaya gidebilirdik ne denizlerin dibine inebilirdik. Bizim tasarımımız ancak dünyanın yüzeyinde ince bir katmanda yaşamaya izin veriyor. İnsanı değerli bir varlık olarak niteleyen yüce yaratıcı bizi evrensel bir karantinaya neden sokmuş dersiniz? Bütün bu ortamlarda yaşayabilecek bir donanım verebilirdi. Ancak insan bu dünyanın çocuğu olduğu için evrimleşerek oluştuğu için ne bulduysa onunla yetinmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıllı tasarım akımı Amerika’nın eski başkanı Bush’un bağlı olduğu Kalvinist kilisenin öncülüğünde başlatılmıştır ve akıllı tasarım zırvası bizzat Bush tarafından defalarca telaffuz edilmiştir. Aynı kiliseler birliği Amerika Irak’a saldırırken şöyle bir karar aldı. İsa hem Tanrı’dır hem Tanrı’nın oğludur ve hem de Mesih’tir. Bunu kabul etmeyenler, buna iman etmeyenler biidraktir (anlama yeteneği yoktur). Biidrakler insani sayılmazlar ve bunlar üzerinde operasyon yapma insanlık suçu sayılmaz. Böylece Irak’taki katliam da meşru bir zemine oturtulmuş oluyordu. Ancak bu yaklaşımdan ‘akıllı tasarımla’ ilgili önemli bir sonuç da çıkarılabilir. Demek ki Kalvinist kilise Tanrı’nın kendi inançlarının dışındakileri (Müslüman, Budist, Ateist vs.) yani dünya nüfusunun yaklaşık beşte dördünün bozuk mal olarak çıkarıldığını kabul ediyor. Bir anlamda akılsız tasarımı, üretim bozukluğunu tescil ediyor.  Zaman zaman Müslüman olup da Kalvinistlerin bu fikrine dört elle sarılanları gördüğümde kilisenin biidrak tespitine inanacağım geliyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-4395759230235817850?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/4395759230235817850/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/11/akilli-tasarim-evrimsel-tasarim.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/4395759230235817850'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/4395759230235817850'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/11/akilli-tasarim-evrimsel-tasarim.html' title='AKILLI TASARIM- EVRİMSEL TASARIM'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/Swc1bujO9sI/AAAAAAAAAEw/VkI2i-Tbtyo/s72-c/baby-monkey.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-2307963661004509001</id><published>2009-08-28T07:44:00.000-07:00</published><updated>2009-08-28T08:06:08.644-07:00</updated><title type='text'>GENOM (Matt Ridley)</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SpfxCs82VZI/AAAAAAAAAEg/qvpDj_12o2M/s1600-h/22110719.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5375029709018387858" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 170px; CURSOR: hand; HEIGHT: 263px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SpfxCs82VZI/AAAAAAAAAEg/qvpDj_12o2M/s400/22110719.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Matt Ridley'in Genom adlı kitabından bazı notlar:&lt;br /&gt;BİRİNCİ KROMOZOM&lt;br /&gt;YAŞAM&lt;br /&gt;Dört milyar yıllık yeryüzü tarihinin ardından bugün hayatta olacak kadar şanslıyım. 5 milyon tür arasında bilinç sahibi bir insan olarak doğacak kadar şanslıyım.&lt;br /&gt;Çok yönlü bir şair ve hekim olan Erasmus Darwin 1794’de şu soruyu sormuştu: “Hayvanlar var olmadan çok önce karalar ve okyanuslar muhtemelen bitki topluluklarıyla dolu olduğuna göre ve bu hayvan soylarından da çok önce başka hayvan soyları yaşamış olduğuna göre, tek ve aynı tür canlı ipliğin, tüm organik hayatın nedeni olduğunu ve olmaya devam ettiğini varsayabilir miyiz?” Bu düşünceyi içinde bulunduğu zaman açısından böylesine şaşırtıcı yapan sadece torunu Charles’ın aynı konuya değinmesinden altmış beş yıl önce tüm organik hayatın aynı kökenden geldiğine ilişkin cesur çıkışı değil, aynı zamanda kullandığı ‘iplik’ kelimesinin kendisidir. Yaşamın sırrı aslında bu ipliktir.&lt;br /&gt;Hayat DNA’da yazılı olan sayısal bilgidir. Yaşam iki tür kimyasal arasındaki etkileşimden oluşmaktadır: Proteinler ve DNA. Biri olmadan öteki var olamaz.&lt;br /&gt;RNA, DNA ve protein dünyaları arasında köprü kuran kimyasal bir maddedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RNA sözdü. RNA, DNA ve proteinden önce gelmesiyle ilgili 5 küçük ipucu bırakmıştır. Bugün bile DNA’yı oluşturan yapıtaşı moleküller doğrudan bir yol izlenilerek sentezlenmektense RNA’nınkiler değiştirilerek yapılmaktadır. Birçok modern enzim protein oldukları halde çalışmak için küçük RNA parçalarına gereksinim duyarlar. Üstelik RNA kendini kopyalamak için yardıma ihtiyaç duymaz. Doğru malzeme verilirse onları bir mesaj haline getirebilir. Hücre içinde nereye bakarsanız bakın en temel işlevler için RNA’nın varlığı gerekir. Ribozom yapısında RNA barındırır. Amino asitleri yakalayan ve taşıyan RNA molekülüdür. Hepsinden önemlisi DNA’nın aksine RNA katalizör olarak iş görebilir. Kendisi de dahil olmak üzere başka molekülleri bölüp yapıştırabilir.&lt;br /&gt;1980’lerin başında RNA’nın bu üstün özelliklerinin Chech ve Altman tarafından keşfiyle birlikte hayatın kökeni hakkındaki anlayışımız değişti. Artık ilk genin (Ur- geni) replikatör-katalizör birleşimi olması muhtemel gözüküyor. Böylece bu gen etrafındaki kimyasalları kendini kopyalamak için kullanabilecekti.&lt;br /&gt;Muhtemelen 4 milyar yıl önce dünya gezegeninin oluşmasından hemen sonra ve evrenin kendisi sadece 10 milyar yaşındayken ilk dinazorların, balıkların, kurtçukların, bitkilerin, mantarların, bakterilerin öncesinde bir RNA dünyası vardı. Bu ‘ribo-organizmaların’ neye benzediklerini bilmiyoruz. Günümüzde yaşayan organizmalardaki RNA’nın oynadıkları role dayanarak bir zamanlar var olduklarından sadece emin olabiliriz.&lt;br /&gt;Adı Last Universal Common Ancestor’dan (Son evrensel ortak ata) kısaltılan LUCA’ydı. Neye benziyordu, nerede yaşıyordu? Yaygın kanı bakteriye benzediği ve yüksek ısılı durgun suda muhtemelen bir sıcak su kaynağı ya da gölde yaşadığıdır. Şimdilerde Luca’nın genellikle yeraltının derinliklerinde sülfür, demir, hidrojen ve karbonla beslenebildiği sıcak kayaların civarında yaşadığı düşünülmektedir. O güne kadar yüzeyde bir yaşamdan bahsetmek mümkün değildi.&lt;br /&gt;Günümüzde bakteriler diğer bakterileri sadece sindirerek bile onların genlerini alabilirler. Bir zamanlar daha yaygın bir gen ticareti hatta hırsızlığı yaşanmış olabilir. Uzak geçmişte kromozomlar muhtemelen çok sayıdaydılar ve her biri sadece bir gen taşıyacak kadar küçüktü. Böylece bunların alışverişi çok kolay oluyordu. Genomları genlerin geçici bir zaman için oluşturduğu bir takım gibiydi. Biz tek bir Luca’dan değil bütün bir genetik organizma topluluğunun soyundan geliyoruz. Hepimizde var olan genler bu nedenle birçok farklı tür varlıktan gelmiş olabilir.&lt;br /&gt;Çok sayıda Luca bile olsa, yine de nerede yaşadıkları ve hayatta kalmak için ne yaptıkları konusunda sadece spekülasyon yapabiliriz. İşte bu noktada termofilik bakterilerle ilgili ikinci bir sorun daha karşımıza çıkıyor. Üç Yeni Zelandalı’nın 1998’de yayımladıkları akıllıca hazırlanmış dedektiflik çalışması sayesinde hayat ağacının ters olabileceği olasılığı aniden ortaya çıktı. Ders kitaplarında ilk varlıklar bakteriler gibi dairesel tek kromozoma sahip basit canlılar olarak gösteriliyordu ve diğer tüm organizmaların bakterilerin karmaşık hücreler oluşturmak üzere bir araya gelmeleriyle oluştuğundan bahsediliyordu. Tam tersini düşünmek daha makul olabilir. İlk modern organizmalar bakteri gibi değillerdi; sıcak su kaynaklarında ya da okyanus derinliklerindeki volkan ağızlarında yaşamıyorlardı. Daha çok protozoalar gibiydiler: tek bir dairesel kromozom yerine birkaç tane çizgisel kromozomdan oluşan genom ve ‘poliploidi’ vardı. Yani çeviri hatalarının düzeltilmesi için aynı genin birkaç kopyası bulunduruluyordu. Üstelik daha soğuk iklimlerden hoşlanmış olmalıydılar. Patrick Forterre’in uzun zaman önce tartışmaya açtığı gibi Luca’nın hayli özelleşmiş ve basitleşmiş mirasçıları olan bakteriler, DNA-protein dünyasının icadından uzun süre sonra oluşmuş gibi görünmektedirler. Kurnazlıkları RNA dünyasının ekipmanlarının çoğunu bırakarak özellikle sıcak yerlerde yaşayabilecek yeteneği edinmeleridir. Hücrelerinde Luca’nın ilkel moleküler özelliklerini barındıranlar bizleriz; bakteriler bizlerden çok daha fazla ‘evrimleşmişlerdir’.&lt;br /&gt;Bu tuhaf hikaye insan hücre çekirdeğinin iç yüzeyine tutunarak asılı duran, kendilerini genlerden ayırmak gibi gereksiz işler yapan küçük RNA parçaları olan ‘moleküler fosillerin’ varlığıyla desteklenir; bunlar kılavuz RNA, kemer RNA, küçük nükleer RNA, küçük nükleolar RNA, kendini kırpan intronlardır. Bunlardan hiç biri bakterilerde yoktur ve bunların bizim tarafımızdan icat edilmesindense bakteriler tarafından bir kenara atıldıklarına inanmak daha makuldür. (Aksi yönde düşünecek kanıt sunulmadıkça bilimin belki de şaşırtıcı olarak basit açıklamaları karmaşık olanlara göre daha olası kabul etmesi beklenir; bu ilke mantıkta ‘Occam’ın usturası’ olarak bilinir). Isının 170 dereceye kadar çıkabildiği sıcak su kaynaklarına ya da toprak altı kayalara yerleşmeye başladıktan sonra bakteriler eski RNA parçalarından kurtuldular; ısı yüzünden oluşabilecek hata miktarını en aza indirmenin bedeli mekanizmayı basitleştirmekti. RNA’lardan kurtulduktan sonra bakteriler bu yeni hücresel mekanizmanın; çoğalma hızının avantaj olduğu yaşam alanlarında, örneğin asalakların ya da çürümenin olduğu yerlerde kendi rekabet güçlerini yükselttiğini fark ettiler. Biz ise bu eski RNA kalıntılarının bazılarının yerine başka mekanizmalar koysak da bir kısmını elde tutmaya devam ettik. Mümkün olduğu kadar çok gene sahip olmaya ve karmaşıklığa öncelik verdik.&lt;br /&gt;Genetik şifrenin üç harfli kelimeleri her varlıkta aynıdır. CGA arjinin, GCG de alanin anlamına gelir ve yarasalarda, böceklerde, kayın ağaçlarında, bakterilerde kısaca hepsinde durum aynıdır. Bu kelimeler yanlış şekilde arkebakteri olarak adlandırılmış olan Atlantik okyanusunun yüzeyinden binlerce metre derinlikteki kaynayan sülfür kaynaklarında yaşayan organizmalarda ya da virüslerde de aynıdır. Dünyada nereye giderseniz gidin, hangi hayvana, bitkiye ya da su damlasına bakarsanız bakın eğer canlıysa aynı sözlüğü kullanıyor, ve aynı şifreyi biliyordur. Bütün yaşam tektir. Genetik şifre açıklanamayan sebeplerden ötürü başta silli protozoalar olmak üzere birkaç yerel anormallik dışında her varlıkta aynıdır. Hepimiz tamamen aynı dili kullanıyoruz.&lt;br /&gt;Bunun anlamı şudur: Hayat başladığında sadece bir yaradılış, tek bir olay vardı. Elbette bu hayat farklı bir gezegende doğmuş ve buraya uzay gemileri tarafından taşınmış olabilir ya da ilk başta binlerce çeşit yaşam formu oluşmuş ve yalnızca Luca herkese açık olan ilkel çorba içinde hayatta kalmış olabilir. Fakat 1960’larda genetik şifre kırılana kadar şimdi bildiğimiz şeyi bilmiyorduk: Bütün yaşamın tek olduğunu.&lt;br /&gt;Serçe parmağınızın hücrelerindeki genler kendini kopyalayan ilk hücrelerin doğrudan ardılıdır. Hiç ara vermeden milyarlarca kopyalama sonucunda hala hayatın ilk mücadelelerinin izlerini taşıyan sayısal bir mesajı taşımayı başarıyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;İKİNCİ KROMOZOM&lt;br /&gt;TÜRLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            Bazen gözümüzün önünde duran gerçekleri dahi göremeyiz. 1955 yılına kadar insanlarda 24 çift kromozom bulunduğu düşünülüyordu….. 30 yıl boyunca kimse bu ‘gerçeği’ sorgulamadı…….. 1955 yılına gelindiğinde Tijo ve Levan tam olarak 23 çift kromozom gördüklerini açıkladılar. Hatta geriye giderek daha önce 24 kromozom çifti başlığı atılmış kitap fotoğraflarında aslıda 23 çift kromozom sayıldığını gösterdiler. Hiç kimse gerçeği görmek istemeyenler kadar kör olamaz.&lt;br /&gt;Aslında insanların 24 çift kromozoma sahip olmamaları şaşırtıcıdır. Şempanzelerde, gorillerde ve orangutanlarda 24 çift kromozom bulunur. Kuyruksuz maymun türleri arasında bizler istisnayız. Bizde bir kromozom çiftinin eksik olmasının nedeni insan neslinde bir çift kromozomun kaybolması değil iki maymun kromozomunun insanlarda birbiriyle kaynaşmış olmasıdır. En büyük ikinci insan  kromozomu olan 2 numaralı kromozomun aslında orta boy iki maymun kromozomunun kaynaşmasından meydana geldiği bu kromozom üzerindeki koyu renk bölgelerin dağılımından anlaşılabilir.&lt;br /&gt;İnsan türü hiçbir şekilde evrimin zirvesi değildir. Evrimin zirvesi yoktur ve evrimsel ilerleme diye bir olgudan bahsedilemez. Doğal seçilim basitçe fiziksel çevre ve diğer yaşam biçimleri tarafından ortaya konan sayısız olasılığa uyum göstermeyi sağlayan yaşam biçimlerindeki değişim sürecidir.&lt;br /&gt;İnsanoğlu elbette eşsizdir. İki kulağının arasında gezegenin  en karmaşık biyolojik makinesini taşır. Fakat ne karmaşık olmak her şey demektir ne de karmaşıklık evrimin hedefidir. Gezegendeki her tür eşsizdir. &lt;br /&gt;İnsan türü ekolojik bir başarıdır. Muhtemelen yeryüzündeki iri cüsseli hayvanlar arasında en kalabalık olanıdır. Ayrıca insan ırkı sıcak, soğuk, nemli, kuru, yüksek, alçak, farklı yaşam alanlarına yerleşme konusunda kayda değer bir yeterlilik göstermiştir.&lt;br /&gt;Çarpıcı gerçek şu ki, başarısızlıklarla dolu uzun bir yoldan geliyoruz. Bizler kuyruksuz maymunlarız; 15 milyon yıl önce daha iyi tasarlanmış maymunlar karşısında yarışı neredeyse kaybetmiş bir türüz. Bizler primatlarız; 45 milyon yıl önce tasarım harikası kemirgenler karşısında neredeyse yok olmuş bir memeli grubuyuz. Bizler sinapsid tetrapodlarız; 200 milyon yıl önce daha iyi tasarlanmış dinozorlarla girdiği rekabetten neredeyse yenik çıkan bir sürüngen grubuyuz. Bizler 360 milyon yıl önce daha iyi tasarlanmış ışınlı yüzgeçlilerin karşısında yarışı kaybeden ayaklı balıkların soyundan geliyoruz. Bizler kordatız; 500 milyon yıl önce Kambriyen çağında yaşayıp yetenekli eklembacaklılarla girdikleri yarışta hayatta kalmayı son anda başaran bir şubeyiz. Ekolojik başarımız son anda kazanılan bir bahisten fazlası değil.&lt;br /&gt;Dünya, Luca’dan bu yana geçen 4 milyar yılda, Richard Dawkins’in ‘Hayatta kalma makineleri’ olarak adlandırdığı yapıları geliştirmekte ustalaştı. Bu işlem, doğal seçilim dediğimiz zahmetli ve muazzam bir deneme yanılma süreciyle mümkün oldu. Trilyonlarca yeni canlı üretildi, test edildi ve hayatta kalmak için gittikçe güçleşen ölçütleri karşıladıkları sürece çiftleşmelerine izin verildi. Bu aşama yaklaşık üç milyar yıl sürdü. Trilyon kere trilyon sayıda tek hücrelinin yaşadığı ve her birinin birkaç gün içinde üreyip öldüğü üç milyar yıl dev bir deneme yanılma sürecine karşılık gelir. Yaklaşık bir milyar yıl önce yeni dünya düzeni aniden patlak verdi; jeolojik zamanın göz kırpışı kadar kısacık bir süre içinde (Kambriyen patlaması denen süreç sadece on veya yirmi milyon yıl sürmüştür) aşırı karmaşık dev canlılar etrafı sardı; neredeyse ayak boyunda delikli trilobitler, bundan da uzun kaygan solucanlar, bir metre uzunluğunda dalgalanan algler. Bu hayvanlardan bazıları var olma süreleri uzadıkça daha karmaşık hale geldiler. Özellikle en gelişmiş beyne sahip hayvanların beyinleri her nesilde biraz daha büyüdü. Genler hayatta kalmayı başarmanın yanısıra zekice davranışlar sergileyen bedenler inşa ederek hırslarını aktarabilmenin de bir yolunu bulmuş oldular.&lt;br /&gt;Günümüzden on milyon yıl önce Afrika’da en az iki ayrı kuyruksuz maymun türü yaşamış olmalı. Bunlardan biri gorillerin atası, diğeri ise şempanze ve insanların ortak atasıydı. Gorillerin atası büyük olasılıkla Orta Afrika volkan hattı üzerinde yer alan dağlık ormanlara yöneldi ve diğer maymunlarla gen alışverişini kesti. İzleyen beş milyon yıllık süreçte diğer tür insan ve şempanze türleriyle sonuçlanan iki ayrı soya ayrıldı. Bunları biliyoruz çünkü hikaye genlerimizde yazılı.&lt;br /&gt;İkinci kromozomun birleşik yapısının haricinde şempanze ve insan kromozomları arasındaki farklılıklar çok az ve küçüktür. Hatta 13. kromozomda söz edilebilecek görünür türden herhangi bir fark yoktur. Şempanzelerle benzerlik oranımız yaklaşık %98; hem şempanze hem de insanların gorilllere olan benzerlik oranı %97’dir. Yani biz insanların şempanzelere olan benzerliği, gorillerin şempanzelere olan benzerliğinden daha fazladır. Bir şempanzenin vücudunda bulunup benimkinde bulunmayan tek bir kemik yoktur. Şempanze beyninde saptanmış olup da insan beyninde saptanamayan tek bir kimyasal madde yoktur.  Bağışıklık sisteminin, dolaşım sisteminin, lenf sisteminin ve sinir sisteminin bilinen hiçbir parçası sadece bizde veya sadece şempanzelerde bulunmaz. Şempanze beyninin her lobu insanınkiyle ortaktır.&lt;br /&gt;Her iki türün ortak atasının Orta Afrika’da yaşadığı zamanın üzerinden en fazla 300.000 nesil geçti. Yaşamış olan her maymun gibi kayıp halka da  muhtemelen bir orman canlısıdır: ağaçlar yuvasında yaşayan modern bir Pliosen kuyruksuz maymun modeli. Belli bir noktada dahil olduğu topluluk ikiye ayrılmıştır. Topluluklarda ikiye ayrılmanın genellikle türleşmeyi tetikleyen bir olay olmasından ötürü bunu böyle kabul ediyoruz. Oluşan iki grup birbirinden genetik yapı anlamında aşamalı olarak ayrılırlar. Tür içindeki bu ayrılmayı sağlayan ya dağlık bir alan ya bir nehir (Kongo nehri bugün şempanzeler ile kardeş tür olan bonobo maymunlarını ayırıyor) ya da beş milyon yıl önce batı Rift vadisinin oluşumuyla insan atalarının doğadaki kurak alanda kalmaları oldu. Fransız paleontolog Yves Coppens Rift vadisi kuramına “Doğu Yakası Hikayesi” adı verdi. Başka bir teoride ise Kuzey Afrika’daki atalarımızı tecrit edenin yeni oluşmakta olan Sahra Çölü olduğu, şempanzelerin atalarının ise çölün güneyinde kaldıkları ileri sürülüyor. Belki de beş milyon yıl önce Niagara’nın bin katı hacmindeki dev deniz çağlayanı Cebelitarık’ın suları altında kalan ve sonradan kuruyan Akdeniz havzasını oluşturdu. Ardından küçük bir kayıp halka topluluğu Akdeniz’deki büyük adalardan birine hapsolup burada balık avı ve deniz kabuklusu toplayıcılığı ile hayatını sürdürdü. Söz konusu “su yaşamı hipotezi” nin kesin kanıtlar dışında hiçbir açığı yok.&lt;br /&gt;            Mekanizma nasıl olursa olsun atalarımızın küçük ayrık bir topluluk olduğu, şempanzelerin atalarının ise ana ırkı oluşturduğu tahminini yürütebiliriz. Bu tahmin kaynağı genlere dayanan bir bilgidir; insan türü şempanzelere göre çok daha zorlu bir genetik dar boğazdan (küçük popülasyon boyu gibi) geçmiştir: Şempanze genomu ile karşılaştırıldığında insan genomunun gelişigüzel çeşitliliği daha azdır.    &lt;br /&gt;            Öyleyse tecrit halindeki bu hayvan grubunun gerçek veya hayali bir adada bulunduğunu varsayalım. Yakın akrabaların çiftleşir hale geldiği yok olma tehlikesi ile karşı karşıya  bulunan ve genetik çöküş etkisi (founder etkisi olarak bilinen bu kurama göre küçük topluluklarda şansa bağlı genetik değişim oranı daha fazladır) altındaki bu küçük kuyruksuz maymun grubundaki her bireyde aynı önemli mutasyon vardır. Hepsinde kromozomların ikisi kaynaşarak birleşmiştir. Bundan böyle üzerinde bulundukları ada anakara ile yeniden birleşse dahi, ancak kendi türü ile çiftleşmesi mümkün olacaktır. Ada sakinleri ve anakaradaki kuzenlerinden meydana gelen melezler kısır olacaktır. (Sadece tahmin yürütüyorum fakat bilim insanları türümüzün üreme izolasyonu konusunda fazla meraksızlar: şempanzeler ile çiftleşmek mümkün mü değil mi?)&lt;br /&gt;            Şimdiye kadar başka çarpıcı değişimler meydana geldi. İskelet şekli düz arazilerde yapılacak uzun mesafe yürüyüşleri için elverişli, dik duruşa ve iki ayaklı yürüme biçimine olanak tanıyacak değişimler geçirdi: diğer kuyruksuz maymunlarda görülen parmak eklemleri üzerinde yürüyüş ise engebeli arazilerde yapılacak kısa mesafe yürüyüşleri için daha uygundu. Deri de değişim geçirdi. Daha az tüylü hale geldi ve bir maymun için alışılmadık şekilde sıcakta aşırı terleme göstermeye başladı. Kafatasına gölge sağlayacak bir tutam saç ve kafatası derisindeki toplardamarların radyatör –şönt- sıcaklığa göre damarların genleşip daralması-yapısı ile birlikte bu özellikler atalarımızın artık karanlık ve gölgeli bir ormanda bulunmadıklarını gösteriyor; açık ve sıcak ekvator güneşinin altında yürümüş olmalılar.&lt;br /&gt;            Yaşam alanımızı biz seçmedik, yaşam alanımız bizi seçti: Afrika’nın birçok bölgesinde  ormanların yerini ovaların alması bu zamanlara denk gelmiştir. Yaklaşık 3.6 milyon yıl sonra bugünkü Tanzanya topraklarında bulunan Sadima volkanından püsküren volkanik küllerin soğumasıyla beraber üç insansı tür güneyden kuzeye doğru kararlı bir şekilde yürümeye başlamışlardır. Yürüyüş en büyük olanın önderliğinde gerçekleşir, orta boy olan liderin izini sürmekte, küçük olan ise diğerlerine yetişmeye çalışmaktadır. Bir süre sonra duraklamış batıya doğru yön değiştirmiş ve ardından yollarına en az bizim kadar dik yürüyerek devam etmişlerdir. Laetoli’de bulunan fosilleşmiş ayak izleri atalarımızın dik yürüyüşleri hakkında dilediğimizden de fazlasını anlatmaktadır.&lt;br /&gt;            Zamanında insan türü etçil beslenmeye çarpıcı bir geçiş yapmış olmalı. Bütün bir maymun-insan türü ve hatta birçok tür, Laetoli-benzeri yaratıkların torunlarından önce ortaya çıkmış olmalılar, fakat kesinlikle vejetaryen olan bu türler insanların atalarından önce ortaya çıkmış olamazlar. Bunlara gürbüz australopithecinler denmektedir. Genler bu noktada yardımcımız olamazlar  çünkü gürbüzler ölü uçlardı. Gürbüz ismine karşın (ki sadece güçlü çene yapılarını ifade etmektedir) australopithecinler şempanzelerden daha küçük ve daha az akıllı yaratıklar olup dik bir duruşa ve kaba hatlar taşıyan bir yüze sahiptirler. Besinleri ağızda dolaştırarak çiğneyebilmek için köpek dişlerini kaybetmişlerdir. Nihayetinde yaklaşık bir milyon yıl önce yok olmuşlardır.&lt;br /&gt;            Sonuçta bu noktadan sonra atalarımızın daha büyük hayvanlar olduklarını en az modern insan boyutlarına ulaştıklarını ve hatta biraz daha iri olduklarını biliyoruz. Alan Walker ve Richard Leakey’in tanımladıkları 1.6 milyon yıllık meşhur Narikotome erkeği iskeleti gibi neredeyse 1.90 metre boyunda iriyarı delikanlılar. Sert dişlerinin yerini alacak taş aletler kullanmaya başlamış olmalılar. Savunmasız bir gürbüz australopithecini öldürme ve yeme yetisine sahip bu eşkıyaların kalın kafa kemikleri ve taştan silahları olmalıdır. Büyük bir beyin, etle beslenme, yavaş gelişim, çocukluk özelliklerinin erişkin yaşamda “neotenize tutulumu” (kuru cilt, küçük çene ve sivri kafatası) bunların tümü bir arada gelişmiştir. Et olmaksızın protein açlığı çeken beyin lüks olurdu. Neotenize kafatası olmaksızın beyin için yeterli kafa boşluğu olamazdı. Yavaş büyüme olmaksızın büyük beynin getirilerini en üst noktaya taşıyacak öğrenme süreci için zaman kalmazdı.       &lt;br /&gt;            Tüm bu süreci yönlendiren belki de cinsel seçilim oldu. Dişiler erkeğe göre irileşiyordu. Oysa modern şempanzelerde ve erken dönem maymun-insan fosillerinde erkekler dişilerin bir buçuk katı boyutlarındadır. Modern insanlarda bu oran çok daha düşüktür. Bunun anlamı türün eş seçme sisteminin değiştiğidir. Kısa süreli cinsel birleşmelerde bulunan şempanzelerdeki çok eşlilik ve gorillerin harem kurma eğilimi yerini daha az eşli bir yapıya bırakmıştır. Seksüel dimorfizm oranındaki azalma bunun kanıtıdır. Tek eşliliğe eğilimli bir sistem her iki cinsiyetin eşlerini daha dikkatli seçmesi için bir baskı oluşturur; çok eşlilikte seçici olan dişi cinsiyettir. Önem sırası birdenbire nicelikten niteliğe geçmiştir.  Erkekler açısından genç eş seçmek hayati önem taşır böylece önlerinde daha uzun bir yavrulama dönemi uzanan genç dişilere sahip olurlar. Her iki cinsiyette daha genç ve erişkinlik öncesi döneme ait özelliklerini koruyan bireylerin eş olarak seçilmesi gelecekte daha büyük beyinlerin oluşmasının önünü açmıştır.&lt;br /&gt;            Bizleri tek eşlilik alışkanlığına götüren besin kaynakları üzerindeki cinsiyete dayanan iş bölümüdür. Kadınlar tarafından toplanan besinlere ortak olan erkekler riskli bir lüks olan et avına çıkma özgürlüğünü kazanmıştır. Böylece erkekler tarafından avlanan eti paylaşan kadınlara bolca protein alma ve yavrularını bırakıp gitmeden kolay hazmedilir besin tüketme olanakları doğmuştur.&lt;br /&gt;            İş bölümündeki cinsiyete dayalı ayrım alışkanlığı hayatımızın diğer alanlarına da sıçradı. Bu durum her bireyin belli bir konuda uzmanlaşmasını sağladı. Uzmanlaşan bireyler arasında türümüze özgü bu iş dağılımı bahsi geçen ekolojik başarının anahtarıdır, çünkü teknolojinin gelişmesini olanaklı kılmıştır.&lt;br /&gt;ÜÇÜNCÜ KROMOZOM&lt;br /&gt;TARİH&lt;br /&gt;DNA ilk defa 1869 yılında Friedrich Miescher adında İsviçreli bir doktor tarafından yaralı askerlerin irine batmış bandajlarından saflaştırıldı. Miescher DNA nın kalıtıma anahtar olabileceğini tahmin etmişti. 1892 yılında amcasına yazdığı bir mektupta inanılmaz bir öngörüyle DNA nın kalıtım mesajını “bütün dillerin kelimelerinin kavramlarının alfabenin 24-30 harfiyle ifade edilmesi gibi” iletebileceğinden bahsetmişti. Fakat DNA’nın az sayıda taraftarı vardı; nispeten sıradan bir madde olarak biliniyordu.&lt;br /&gt;            James Watson 19 yaşına geldiğinde çoktan üniversite lisans derecesini almış, kendine güvenen bir gençti. Genlerin proteinlerden değil DNA’dan oluştuğuna tutkuyla inanıyordu. 1951 yılında Cambridge Üniversitesine geçti. Şans onu aynı parlaklıkta zekaya sahip ve DNA’nın taşıdığı öneme aynı şekilde inanan Francis Crick ile Cavendish laboratuvarında biraraya getirdi.&lt;br /&gt;            Hikayenin gerisi tarihe maloldu. Watson tarafından aklı çelinen Crick kendi çalışmalarından kaçarak DNA araştırmalarına yöneldi. Böylece bilim tarihinin dostça rekabet içeren ve bu nedenle verimli olan en büyük işbirliklerinden biri doğmuş oldu: genç, hırslı, esnek zekalı, kısmen biyoloji bilen Amerikalıyla dikkati dağınık ama çok zeki, kısmen fizik bilen daha yaşlı bir İngiliz. Bu ekzotermik bir tepkimeydi. Birkaç ay içerisinde diğer insanların çok çalışarak ulaştıkları ama derinliğiyle incelemedikleri bulguları kullanarak bütün zamanların muhtemelen  en büyük keşfini yaptılar. DNA’nın yapısını çözdüler.&lt;br /&gt;            DNA sonsuz uzunlukta olabilecek, çift sarmal yapısında, zarif, kendi içinde bükülebilen merdiven boyunca bir şifre barındırıyordu. Bu şifre harflerinin birbirleri arasındaki kimyasal çekime dayanarak kendini kopyalıyordu ve o zamana kadar bilinmeyen bir biçimde DNA ile proteinler arasında bir bağ kurarak proteinler için üretim tarifleri oluşturuyordu. Richard Dawkins’in söylediği gibi “ Moleküler biyolojide Watson-Crick sonrası dönemde biyolojinin sayısal hale gelmiş olması gerçek bir devrimdir…Gen şifreleri esrarengiz bir biçimde bilgisayarlarınki gibidir”.&lt;br /&gt;            Genlerin kendilerini ifade ettikleri dil, yani şifre inatla gizemini muhafaza etti. Şifrenin çözülmesi gerçekten zeka gerektirmişti. Açıkça dört harften oluşan bir şifreydi: A, C, G e T. Bu şifre neredeyse kesin bir doğrulukla proteinleri oluşturan amino asitlerin yirmi harflik şifresine çevriliyordu. Fakat nasıl? Nerede? Ne aracılığıyla? &lt;br /&gt;            Cevabın açıklığa kavuşmasını sağlayan fikirlerin çoğu Crick’ten geldi. Buna adaptör molekül olarak isimlendirdiği molekül de dahildir ki biz  günümüzde buna taşıyıcı RNA diyoruz. Fakat Crick’in o kadar güzel bir fikri vardı ki bu, tarihte yanlış olan kuramların en muhteşemi olarak değerlendirildi. Crick’in virgülsüz olarak adlandırdığı şifre modeli, doğa ananın kullandığı şifreden daha zariftir. Çalışma şekli şöyledir: düşünün ki bu şifre her kelimede üç harf kullanıyor. Farz edin ki şifrede hiç virgül yok ve kelimelerarasındahiçboşlukbulunmaz. Yanlış harften okunmaya başlandığında anlamsız olacak her kelime cümleden atılmalıdır. Brian Hayes tarafından kullanılan benzetmeyi ele alalım. A, S, E ve T harfleriyle yazılabilecek bütün üç harfli İngilizce kelimeleri düşünelim: ass, ate, eat, sat, sea, see, set, tat, tea ve tee. Yanlış yerden okumaya başlarsak başka bir kelime olarak okunacakları eleyelim. Örneğin, ateateat ifadesi ‘ a tea tea t’ ya da ‘at eat eat’ ya da ‘ate ate at’ olarak okunabilir. Bu üç kelimeden ancak bir tanesi şifrede geçerli olacaktır.&lt;br /&gt;            Crick aynısını A, C, T ve G ile yaptı. AAA, CCC, GGG ve TTT kelimelerini en baştan eledi. Sonra da geri kalan altmış kelimeyi, her grup aynı üç harfi aynı rotasyon düzeninde içerecek şekilde üçlü olarak gruplara ayırdı. Örneğin ACT, CTA ve TAC gruplardan birini oluşturur, çünkü her kelimede C A’dan sonra, T C’den sonra ve A T’den sonra gelir; böylece ATC, TCA ve CAT başka bir grubu oluştururlar. Her gruptan ancak bir kelime kalır, diğerleri elenir. Elimizde tam olarak yirmi kelime bulunur ve protein alfabesinde yirmi aminoasit harfi vardır! Dört harfli şifreden yirmi harfli bir alfabe doğmuştur. Beş yıl boyunca herkes çözümün bu olduğuna ikna olmuştu.&lt;br /&gt;            Fakat kuram oluşturma devri geçmişte kalmıştı. 1961 senesinde herkesin bu konu üzerine kafa yorduğu sırada Marshall Nirenberg ve Johann Matthaei sadece U’lardan oluşan (urasil-DNA’daki T’nin karşılığı) bir RNA parçası ürettiler. Bu RNA parçasını aminoasitlerden oluşan bir çözeltiye ekleyerek şifrenin bir kelimesini ortaya çıkarmayı başardılar. Ribozomlar birçok fenilalanin aminoasidini bir araya getirerek bir protein oluşturmuşlardı. UUU, fenilalanin amino asidi anlamına geliyordu. Her şeyin ötesinde virgülsüz şifre kuramı yanlıştı. Bu şifrenin güzelliği, bir harf kaybının arkadan gelen her şeyi anlamsız hale getirdiği ‘çerçeve kayması’ [frameshift] adlı bir mutasyona izin vermemesiydi. Yine de doğanın bunun yerine seçtiği şifre daha kaba olmasına rağmen başka hatalar söz konusu olduğunda daha hoşgörülüdür. Farklı oldukları halde aynı anlama gelen çok sayıda üç harfli kelime bulunması, çoğu mutasyonun vereceği zararı azaltır.&lt;br /&gt;            1965 yılına gelindiğinde bütün şifre biliniyordu ve modern genetik çağı başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DÖRDÜNCÜ KROMOZOM&lt;br /&gt;YAZGI&lt;br /&gt;Genleri sebep oldukları hastalıklara dayandırarak tanımlamak, vücuttaki organları yakalandıkları rahatsızlıklarla tanımlamak kadar abestir. Genom kataloglarının okunma şekli bilimiz için değil cahilliğimiz için bir ölçüdür. Bazı genler hakkında bildiğimiz şeyin, sadece yol açtıkları bozukluk olduğu doğrudur. Buna dayanan bazı ifadeler tehlikelidir, örneğin: “x kişisinin Wolf-Hirschorn geni var” Yanlış. İronik ama Wolf-Hirschorn sendromu olanlar dışında bu gen hepimizde bulunur. Bu hastaların belirtilen genden yoksun olmaları hastalıklarının sebebidir. Geri kalanımızda genin etkisi olumsuz değil olumludur. Sonuçta hastalığa sebep olan genler değil mutasyonlardır.    &lt;br /&gt;            Wolf-Hirschorn sendromu o kadar nadir ve o kadar ciddidir ki kurbanları genç yaşta ölürler. Dördüncü kromozom üzerinde bulunan bu gen, başka bir hastalıkla daha bağlantılı olduğu için tüm “hastalık” genleri arasında en ünlüsüdür. Huntington Kore hastalığı. Bu hastalığa genin mutasyona uğramış bir versiyonu sebep olur; gen tamamen yok olduğunda ise Wolf-Hirschorn sendromu ortaya çıkar. Genin normal işlevi hakkında bilinenler çok azdır, fakat genin niçin, nasıl ve nerede bozulduğu ve vücut için ne gibi sonuçları olacağı hakkında ayrıntılı bilgiye sahibiz. Gen defalarca tekrarlanan bir kelime içerir: CAG, CAG, CAG, CAG, CAG….bu şekilde bazılarında 6 defa tekrarlanır, bazılarında otuz kere, bazılarında ise yüz defadan fazla. Kaderiniz, sağlığınız ve hayatınız bu tekrarların sayısına bağlıdır. Eğer kelime otuzbeş kere veya daha az sayıda tekrarlanmışsa sağlıklısınızdır. Çoğumuzda bu sayı on ila onbeş arasındadır. Eğer kelime otuzdokuz kez veya daha çok sayıda tekrarlanmışsa orta yaşlara vardığınızda yavaş yavaş dengenizi kaybetmeye başlarsınız. Kendinize bakma konusunda beceriniz azalır ve erken yaşta ölürsünüz. Bu hastalığın tedavisi yoktur. Fakat korkunç geçen onbeş ila yirmi beş yıl boyunca aşamalı olarak ilerler. Daha kötü bir kader düşünmek zordur.&lt;br /&gt;            Sebep genlerden başka bir yerde değildir. Huntington mutasyonunuz ya vardır ve hastalığa yakalanacaksınızdır ya da bu mutasyon sizde yoktur. Deliliğin başlama yaşı tamamen bu genin belirli bir bölgesindeki CAG kelimesinin  tekrar sayısına bağlıdır. Eğer 39 tekrar varsa, %90 olasılıkla 75 yaşınızda bunama başlar ve ilk semptomlar ortalama 66 yaşında ortaya çıkar. 40 tekrar varsa ortalama ölme yaşı 59 ‘dur; 41 tekrarda bu yaş 54’dür; 42 tekrarda ise 37’dir; bu böyle devam eder ve kendilerinde kelimenin yaklaşık 50 tekrarı bulunanlar 27 yaşında akıllarını kaybederler.&lt;br /&gt;            Hiçbir fal bu kadar doğru çıkmaz. Eski ahitteki hiçbir peygamber, hiçbir antik Yunan kahini ya da sihirli küresi olan hiçbir çingene falcı, insanların hayatlarının ne zaman sona ereceğini böylesine doğrulukla söyleyip de haklı çıkmamıştır.&lt;br /&gt;            Huntington hastalığı ilk defa George Huntington adlı bir doktor tarafından 1872 yılında Long Island’da teşhis edilmişti. Daha sonra, Long Island vakalarının New England bölgesi kökenli bir ailenin üyeleri oldukları ortaya çıkarıldı. Bu ailenin 12 neslinde hastalığı taşıyan binden fazla vaka bulunabilir. Hepsinin kaynağı 1630 yılında Suffolk’tan göç eden iki kardeştir. Aile mensuplarından bazıları 1693 yılında Salem kasabasında cadı diye yakılmışlardır. Cadı sanılmalarının sebebi muhtemelen hastalığın doğasında bulunan delilikti. Fakat mutasyon orta yaştaki insanlar çocuk sahibi olduktan sonra etkisini gösterdiğinden mutasyonun ölenlere birlikte yok olması için üzerinde bir baskı yoktur. Aslında bazı çalışmalar mutasyonu taşıyanların üreme konusunda sağlıklı aile üyelerinden daha başarılı olduklarını göstermiştir.&lt;br /&gt;            Bu hastalığın etkisini gösterebilmesi için genlerin yalnızca birinin mutasyonlu olması yeterlidir. Eğer mutasyon babadan geçerse hastalığın daha ağır seyrettiği gözükmektedir.&lt;br /&gt;            1970’li yılların sonunda kararlı bir kadın Huntington genini bulmak için yola çıktı. Eşi ve üç kayınbiraderi Huntington hastalığını taşıyan Milton Wexler adlı bir doktorun kızı Nancy, mutasyonu taşıma ihtimalinin %50 olduğunu biliyordu ve geni bulmayı kafasına koymuştu. İlk olarak Venezüela’da 500 den fazla insandan kan örneği topladı. Talih yüzüne güldü ve 1983 yılının ortalarında aradığı ene yakın bir belirteç bölge bulmakla kalmadı genin yerini de dördüncü kromozomun küçük kolunun ucu olarak belirledi. Sonunda 1993 yılında gen bulundu, dizisi okundu ve hastalığa sebep olan mutasyon belirlendi. Bu gen huntingtin diye adladırılan bir proteine aitti. Genin ortasında CAG kelimesinin tekrarlanması proteinin ortasında glutamin aminoasitlerinden oluşan uzun bir dizi meydana getiriyordu. Huntington hastalığı vakalarında genin bu bölgesinde ne kadar çok glutamin varsa hastalığın başlama yaşı o kadar erkendir. Eğer huntingtin geni hasarlıysa o zaman neden hayatın ilk otuz senesinde hiçbir sorun çıkmıyor? Huntingtin proteininin mutant versiyonu, öbekler oluşturarak yavaş yavaş birikir. Alzheimer ve deli dana hastalığında olduğu gibi bu yapışkan protein kümelerinin hücre içinde birikmesi, belki de hücrenin intihar etmesine neden olarak ölümüne yol açar. Çoğunlukla bu durum beynin hareket kontrol merkezinde, beyincikte meydana gelir. Nihayetinde hareket kontrolü azalır ve zorlaşır.&lt;br /&gt;            CAG kelimesinin tekrarının en beklenmedik özelliği, sadece huntington hastalığında gözükmemesidir. Tamamen farklı genlerdeki kararsız CAG tekrarları beş farklı sinir sistemi hastalığına neden olurlar. Üstelik bazı kelimelerin tekrarı durumunda ortaya çıkan sinir hücrelerinin parçalandığı başka hastalıklar da vardır ve her vakada tekrarlanan kelime C ile başlar, G ile biter. Altı farklı CAG hastalığı bilinmektedir. İnsanlarda görülen bir düzineden farklı hastalık üç harfli DNA kelimelerinin aşırı sayıda tekrarlarından kaynaklanır ve bunlar poliglutamin hastalıkları olarak adlandırılır. Bütün bu hastalıklarda boyutları büyümüş proteinlerin parçalanamaz öbekler halinde birikerek hücreleri öldürme eğilimleri vardır. Farklı semptomların sebebi ise v  ücudun farklı bölgelerinde farklı genlerin etkin hale gelmesidir.&lt;br /&gt;            Glutamin anlamına gelmesinden başka C*G kelimesinin ne gibi bir ayrıcalığı var? İpucu antisipasyon diye bilinen hadisedir. (Antisipasyon: Kalıtsal bir hastalığın ileriki kuşaklarda beklenen süreden daha önce görülmesi). Buna göre DNA’da tekrar bölgesi ne kadar uzun olursa bir sonraki nesilde bu bölge o kadar fazla büyüyecektir. Bu tekrarların, firkete (DNA hairpin) adı verilen küçük DNA  halkalarını meydana getirdikleri bilinmektedir. DNA firketeye benzer bir yapı oluşturarak kendi üzerine yapışmaya meyillidir. C ve G harfleri firketenin üzerinden bir araya gelirler. Bu firketeler açıldığında kopyalama mekanizması araya girerek tekrar dizisinin içine daha fazla kelime sokma imkanı bulabilir.&lt;br /&gt;Örneğin: Eğer bu cümlede, bir kelimeyi altı kere tekrar edersem- cag, cag, cag, cag, cag, cag- kolaylıkla sayabilirsiniz. Fakat otuzaltı kere tekrar edersem- cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag, cag- bahse girerim sayarken şaşırırsınız. DNA’da da aynısı olur. Tekrar sayısı çoğaldıkça kopyalama mekanizmasının araya fazladan bir kelime sokması ihtimali de artar. Mekanizmanın parmakları kayar ve metindeki yerini kaybeder. Başka bir açıklama ise DNA tamir mekanizması (mismatch repiar) olarak adlandırılan sistemin küçük değişiklikleri yakalamakta başarılı iken C*G tekrarlarındaki gibi büyük değişiklikleri yakalamakta başarısız olmasıdır.&lt;br /&gt;            Spermin yapıldığı hücrelerde CAG tekrarlarının sayısı artar, bu da babanın yaşıyla hastalığın başlama yaşı arasındaki ilişkiyi açıklar: daha yaşlı babaların oğulları hastalığı daha ağır biçimde geçirirler ve hastalık daha erken yaşta başlar. Bütün genomdaki mutasyon oranının erkeklerde kadınlara göre beş kat daha fazla olduğu artık bilinmektedir; bunun nedeni erkeklerin hayatları boyunca devamlı taze sperm hücresi üretmeleridir.&lt;br /&gt;            Bir düşünün: Beş yıl önce bunlardan neredeyse hiçbiri bilinmiyordu. Gen daha bulunmamıştı, CAG tekrarı tanımlanmamıştı, huntingtin proteini bilinmiyordu, diğer nörodejeneratif hastalıklarla olan bağı tahmin bile edilmiyordu, mutasyon oranları ve nedenleri gizemlerini koruyorlardı, babanın yaşının etkisi açıklanamıyordu. Aslında 1982 yılından 1993 yılına kadar bu hastalık hakkında genetik bir hastalık olduğu dışında hiçbir şey öğrenilememişti. O zamandan beri konu hakkındaki bilgimiz mantar gibi büyüdü. 1993 yılından beri Huntington hastalığı hakkında makale yayımlayan bilim insanlarının sayısı yüze yaklaşır. Hepsi aynı gen üzerinde çalışmaktadırlar ve bu insan genomundaki 60.000 ila 80.000 genin sadece bir tanesi. 1953 yılında Watson ve Crick’in açtıkları Pandora’nın kutusunun büyüklüğü konusunda hala kanıta ihtiyacınız varsa, Huntington hastalığının hikayesi sizi kesinlikle ikna edecektir. Genomdan seçiip değerlendirilmesi gereken bilgiyle karşılaştırıldığında biyolojinin geri kalanı yüksük kadardır.&lt;br /&gt;            Yine de bugüne kadar tek bir Huntington hastalığı vakası tedavi edilememiştir. CAG tekrarlarının soğuk basitliği bir tedavi arayanlar için resmin daha bile solgun gözükmesine neden olmuştur. Beyinde 100 milyar hücre var. Nasıl içeri girip de her bir hücredeki huntingtin genlerinde bulunan CAG tekrarlarını kısaltabiliriz?&lt;br /&gt;            Nancy Wexler bilimin artık, Tebai şehrinin kör kahini Tiresias’ın konumunda olmasından korkuyor. Tiresias tesadüfen Athena’yı yıkanırken görür ve Athena da onu kör eder. Daha sonra pişman olan Tanrıça gözlerini açmaz ama ona ileriyi görme gücü verir. Fakat geleceği görmek korkunç bir kaderdir, çünkü olacaklar bilir ama değiştiremez. Tiresias Oidipus’a ‘Bilgi bir şey kazandırmadığında bilge olmak üzücüdür’ demişti. Ya da Wexler’in söylediği gibi “Ne zaman öleceğini bilmek ister miydin? Özellikle sonucu değiştirmek için hiçbir gücün olmadığında” Huntington hastalığı riski taşıyanların çoğu 1986 yılından beri mutasyonu belirlemek için test yaptırma imkanları olduğu halde bilmemeyi tercih ediyorlar. Belki anlaşılabilir ama erkeklerin bilmemeyi kadınlardan üç kat daa fazla tercih etmeleri merak uyandırıyor. Erkekler arkalarından gelecek nesilden çok kendileri için endişeleniyorlar.             &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yine de Nancy Wexler’in geni bulma konusundaki tutkusunun kaynağında hastalığı tedavi etme arzusu vardı. Hiç şüphe yok ki on sene öncesine göre şu ada hedefine daha yakın. Nancy Wexler hasta mıydı? Testi yaptırma konusunda kararlıydı ancak kararlılığı hasta olma ihtimali karşısında yavaş yavaş eridi. Sonuçta Nancy ve kardeşi Alice test yaptırmadılar. Nancy şu anda annesine hastalık teşhisi konulduğu yaştadır (1998).&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-2307963661004509001?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/2307963661004509001/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/08/genom-matt-ridley.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/2307963661004509001'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/2307963661004509001'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/08/genom-matt-ridley.html' title='GENOM (Matt Ridley)'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SpfxCs82VZI/AAAAAAAAAEg/qvpDj_12o2M/s72-c/22110719.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-4880029700163247634</id><published>2009-04-16T08:30:00.001-07:00</published><updated>2009-04-16T08:30:52.757-07:00</updated><title type='text'>METOD FARKI</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedPISP4YtI/AAAAAAAAAEY/84-BFQkmldU/s1600-h/evolution%20cartoon.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5325312088144896722" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 296px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedPISP4YtI/AAAAAAAAAEY/84-BFQkmldU/s400/evolution%2520cartoon.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-4880029700163247634?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/4880029700163247634/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/metod-farki.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/4880029700163247634'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/4880029700163247634'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/metod-farki.html' title='METOD FARKI'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedPISP4YtI/AAAAAAAAAEY/84-BFQkmldU/s72-c/evolution%2520cartoon.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-8273771549796387318</id><published>2009-04-16T08:03:00.000-07:00</published><updated>2009-04-16T08:35:52.541-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOfIRNgenI/AAAAAAAAABQ/5rmAKJAXMJw/s1600-h/flag_labels.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/Sb_GSREjsnI/AAAAAAAAAAM/dEpnckW71co/s1600-h/KMiller.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5314184102442938994" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 133px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/Sb_GSREjsnI/AAAAAAAAAAM/dEpnckW71co/s200/KMiller.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt; EVRİMİ SAVUNMAK (Dr. Kenneth Miller)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.pbs.org/wgbh/nova/id/defense-ev.html"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;http://www.pbs.org/wgbh/nova/id/defense-ev.html&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;adresindeki &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.pbs.org/wgbh/nova/id/defense-ev.html"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Defending Evolution&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt; (NOVA Röportaj - 2007) röportajından Türkçe'ye çevrilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#ffffcc;"&gt;Dr. Kenneth Miller akıllı tasarım hareketi ve bu hareketin evrim teorisini çürütme girişimlerini bilim camiasındaki herhangi biri kadar yakından izleyen bir isim. Brown Üniversitesinde biyoloji profesörü ve standart lise ders kitabı ‘Biyoloji’ nin yazarlarından biridir. Miller, Dover davasında şehirlerindeki okul yönetim kurulu aleyhine dava açan Dover velileri adına bilirkişi olarak tanıklık etmiştir. Aynı zamanda inançlı bir insan olduğunu da vurgulayan Miller, burada evrimin neden önemli olduğunu, akıllı tasarm argümanında ne gibi yanlışlıklar gördüğünü ve Dover kararının neden tartışmanın sonu anlamına gelmediğini anlatacak&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#ffcccc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: Evrim neden bu kadar tartışmalı bir konu?&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Miller: Evrimin bu kadar tartışmalı olmasının sebebi bir bara gidip birinin annesi hakkında konuşarak kavga başlatabilmenizin sebebiyle aynıdır. Evrim bizim kim olduğumuz ve buraya nasıl geldiğimizle ilgilenir. Ve birçok kişi için evrim hikayesi, bu gezegendeki tüm diğer canlılarla devamlılık göstermemiz, duymak isteyecekleri bir hikaye değildir.&lt;br /&gt;Onlar tamamen farklı bir hikayeyi tercih ederler, atamızın ayrı olduğu, biyolojimizin farklı olduğu ve diğer organizmalarla değil de ilahi bir güçle ırksal bağlantılı olduğumuz bir hikayeyi. Ancak bizim soy ağacımızın tüm diğer organizmalarla aynı çizgide yer aldığı kesinlikle doğrudur. Bu da pek çok kişi için istenmeyen bir mesajdır ve evrim bence bu nedenle hep tartışmalı bir konu olmuştur ve önümüzdeki yıllar boyunca da tartışılmaya devam edecektir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: Kişisel olarak siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Miller: Bence inanç ve mantık bunların ikisi de Tanrı’nın hediyeleridir. Ve eğer Tanrı gerçekse inanç ve mantığın birbiri ile çelişmek yerine birbirini tamamlaması gerekir. Bilim mantığın çocuğudur. Mantık bize etrafımızdaki dünyayı inceleyebilmek için bilimsel yöntem oluşturma becerisini kazandırmıştır. Böylece yaşadığımız dünya ve evrenin çok daha büyük ve çok daha kompleks olduğunu ve 1000 veya 2000 yıl önceki herhangi bir insanın hayal edebileceğinden çok çok daha muhteşem olduğunu gösterebiliriz.&lt;br /&gt;Bilimsel mantık doğanın bazı sırlarını çözerek imanımızı azaltmış mıdır? Öyle olduğunu düşünmüyorum. Daha önce düşündüğümüzden sonsuz derecede daha kompleks, daha çeşitli ve daha yaratıcı bir dünya olduğunu ortaya çıkarmak bu doğanın ve fiziksel evrenin yaratıcısına olan imanımızı derinleştirir. İnanan insanlar için bu yaratıcı tanrıdır.&lt;br /&gt;Ben bir bilim adamıyım ve Tanrı’ya inanırım. Ancak bu, inancın bilimsel bir öngörü olabileceği anlamına gelmez. İnanç ve mantık dindar insanlar için yaşadığımız dünyayı daha iyi anlayabilmede gereklidir ve bunlar arasında kesinlikle bir çelişki olması gerekmez. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#ffcccc;"&gt;S: Tanrıyı bir açıklama olarak öne sürmenin neresi yanlıştır?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Miller: Doğal olaylara doğaüstü bir açıklama getirmek her zaman mümkündür. Ancak bilimsel bakış açısına göre eğer ortada doğaüstü sebepler varsa bunları analiz etmek veya tanımlamak bizi aşar.&lt;br /&gt;Birşeyin doğaüstü bir sebebi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak doğaüstünün her zaman doğal gereçler ve mekanizmalarla çalışmak zorunda olan bilim tarafından incelenebileceğini öne sürmek yanlıştır. Bu nedenle bilimde doğaüstünü bir sebep olarak öne sürerseniz bilimi durdurursunuz. Bir olayı doğaüstü olarak nitelediğinizde tanımı gereği onu daha fazla araştırma imkanınız kalmaz.&lt;br /&gt;Soruşturmayı, araştırmayı durdurduğunuzda artık doğal sebepler aramazsınız. Eğer bunu 100 yıl önce yapmış olsaydık yani ‘Bunu Tanrı yaptı, konu kapanmıştır, haydi başka birşeyle uğraşalım’ demiş olsaydık neleri keşfedemeyeceğimizi bir düşünün. Böyle bir durum bilim için çok korkunç olurdu. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#ffcccc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#ffcccc;"&gt;S: Bilimin bize açıklayabileceklerinin bir sınırı var mıdır? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Miller: Doğayı ve etrafımızdaki maddi dünyayı incelemede bilim başarılıdır. Bilimin cevaplamada pek iyi olmadığı ancak bizim için önemli sorular vardır, eşyanın anlamı, değeri ve amacı gibi. Bilim dışı bir metod kullanarak karar vermemiz gereken bir çok felsefi ve ahlaki soru vardır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#ffcccc;"&gt;S: Bilim bir yaratıcının, bir Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu kanıtlayabilir mi? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Miller: Tanrı’nın var olup olmadığı bilimsel bir soru değildir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: Evrim tam olarak nedir?&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Miller: Herkesin bildiği gibi evrim zamanla değişimdir. Ancak pek az insan bu değişimin doğasını doğru olarak anlayabilmektedir. Öncelikle şunu anlamak önemlidir; bireyler evrim geçirmez. Ben başka bir şeye evrilmiyorum, köpeğim başka bir şeye evrilmiyor. Ben insan olarak kalacağım, o da köpek olarak kalacak. Zamanla değişen bireylerin oluşturdukları populasyonlardır.&lt;br /&gt;Bunun sebeplerinden birincisi her türde, populasyonu oluşturan bireylerin varyasyon (farklılık) göstermeleri, ikincisi bir populasyondaki bireylerin farklara dayanan üreme başarısı göstermeleridir. Bazı bireyler diğerlerinden daha fazla döl verir. Bazı kişilerin hiç çocuğu olmaz bazı kişilerin büyük bir aileleri vardır. Son olarak üreme başarısını etkileyen faktörlerden biri bireylerin çevrelerine ne kadar uyum sağladıklarıdır (yani besin elde etmede ne kadar iyi oldukları, düşmanlarına karşı kendilerini ne kadar iyi korudukları, hastalıklara dayanıklıkları, karşı cinse ait bireyi bulup çiftleşebilme yetenekleri ve döl üretebilme yetenekleri). Bu etkenlerin hepsi önemlidir.&lt;br /&gt;Darwin’e göre populasyondaki farklı bireyler arasında üreme başarısı yarışını en iyi sürdürebilenler doğanın kendisi tarafından seçilir. Zaman geçtikçe ve populasyona ortalama tür özelliklerini değiştirebilecek yeni varyasyonlar eklendikçe bir türü iki farklı tür haline getirebilir. Bu türler, bu iki grup farklı yönlere doğru değişmeye devam eder. Yeni türlerin oluşumu bu şekilde gerçekleşir. Doğanın kendisi, uygun varyasyonları otomatik olarak seçer ve bu durum evrimsel gelişmenin mekanizmasını oluşturur. Kısaca evrim budur. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: Evrim neden önemlidir? Günlük hayatlarında insanları nasıl etkilemektedir?&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Miller: Evrimi önemsememiz gerekir çünkü bizim kim olduğumuzla ilgilenir, nereden geldiğimizle ilgilenir, neden bu şekilde olduğumuzla ilgilenir ve nereye gittiğimizle ilgilenir. Deneysel biyologlar için tüm biyolojinin evrim düşüncesi ile sarmalanmış olması çok çok önemlidir çünkü aksi takdirde biyoloji pul kolleksiyonu yapmaktan öte bir şey değildir. Böyle bir durumda yaptığınız tek şey ‘İşte bir solucan, işte solucan bu şekilde çalışır, işte bir hücre tipi, işte bu hücre bu şekilde çalışır ve işte bir bitki, işte bitki bu şekilde çalışır’ demekten öte değildir.&lt;br /&gt;Eğer bunların tümü birbiriyle tamamen alakasızlarsa, biyoloji birleşik bir bilim değildir. Ancak yarım yüzyıllık biyokimya ve moleküler biyolojiden öğrendiğimiz kadarıyla ne kadar çeşitli olurlarsa olsunlar tüm canlı organizmalar ortak özellikler göstermektedirler. Bilgiyi depolama, aktarma ve geliştirme yöntemleri de ortaktır ve bu ortak özellikler tüm yaşamları birbirine bağlar. Kendi vücudumuzu ve genomumuzu diğer organizmaların vücudu ve genomu ışığında anlarız. Sonuç olarak evrim biyolojiyi anlamamızı sağlar. Biyolojiyi anlamak da kendimizi, kendi hayatımızı ve yaşadığımız gezegeni anlamamıza yardımcı olur&lt;/span&gt;. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-8273771549796387318?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/8273771549796387318/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/evrimi-savunmak-dr.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/8273771549796387318'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/8273771549796387318'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/evrimi-savunmak-dr.html' title=''/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/Sb_GSREjsnI/AAAAAAAAAAM/dEpnckW71co/s72-c/KMiller.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-7966141947709210202</id><published>2009-04-16T08:01:00.001-07:00</published><updated>2009-04-16T08:20:31.974-07:00</updated><title type='text'>AKILLI TASARIM NEDİR</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedIcs0uL7I/AAAAAAAAAEI/Z_FFxehgbiM/s1600-h/unintelligent8pj.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5325304742294728626" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 281px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedIcs0uL7I/AAAAAAAAAEI/Z_FFxehgbiM/s400/unintelligent8pj.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: Akıllı tasarım nedir? &lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Miller: Benim akıllı tasarımdan anladığım; Canlı hücrelerde gördüğümüz yapıların, organların ve biyokimyasal yolların evrim gibi doğal yollar tarafından oluşturulamayacak kadar karmaşık olmaları ve bunların doğa dışı bir akıllı tasarımcı tarafından var edilmiş olmaları gerektiğidir.&lt;br /&gt;S: Phillip Johnson akıllı tasarım hareketinin babası, bu işlemi bir bozukluğu yere atmaya benzetiyor; para yere düştüğünde yazı değilse tura olmalıdır. Yani evrimin hayatın çeşitliliğini açıklayamayacağını bu nedenle başka bir şeyin doğru olması gerektiğini bunun da ancak akıllı tasarımcı olabileceğini öne sürüyor.&lt;br /&gt;Miller: Bu bir negatif argümandır çünkü bir tasarımcının varlığının kanıtı, evrimin bu kompleks yapıları açıklamada yetersiz kalması şartına bağlanıyor. Bu açıklamada yanlış olan şey bunun bir ‘suni ikilik’ olmasıdır. Bu argüman şöyle söyler; Evrim her şeyi açıklamak zorundadır yoksa biz bir akıllı tasarımcının olduğu sonucuna varırız’.&lt;br /&gt;Bu ayın yeşil peynirden oluşmuş olduğunu iddia etmeye benzer, ve başka biri der ki hayır bence granitten yapılmıştır. Sonra aya gideriz taş örnekleri getiririz ve biliyor musun granitten yapılmamış! deriz. Yeşil peynir açıklaması için kesin bir kanıt göstermiş olur muyuz? Tabii ki hayır.&lt;br /&gt;Akıllı tasarım düşüncesi savunucularının bir tasarımcı yönünde hiç bir kanıt bulunamayacağını itiraf etmelerine dayalıdır. Bu nedenle cevabın ya evrim ya da akıllı tasarım olduğunda ısrar ederler. Günümüzde evrim bütün olayları açıklayamadığında bu eksiklik diğer taraf için bir kanıt olarak kabul edilir. Ancak aslında durum böyle değildir. Bu durum ancak bilimin tüm olayları açıklamada bugün için yeterli olmadığını gösterir. Ve bilim tüm gerçekçi insanların da bildiği gibi ister istemez eksiktir, tamamlanmamıştır. Doğadaki her şey için tam bir bilimsel açklama getirildiği gün dünyadaki tüm araştırma merkezlerindeki tüm bilim departmanlarına kilit vurmak zamanıdır. Çünkü tüm sorular cevaplanmıştır. Böyle bir günü görebileceğimizi hiç sanmıyorum. Buna karşın bilimin tamamlanmamış olması akıllı tasarım gibi doğaüstü bir alternatif için argüman olarak kabul edilemez.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-7966141947709210202?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/7966141947709210202/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/s-akll-tasarm-nedir-miller-benim-akll.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/7966141947709210202'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/7966141947709210202'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/s-akll-tasarm-nedir-miller-benim-akll.html' title='AKILLI TASARIM NEDİR'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedIcs0uL7I/AAAAAAAAAEI/Z_FFxehgbiM/s72-c/unintelligent8pj.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-934697074602433535</id><published>2009-04-16T08:00:00.001-07:00</published><updated>2009-04-16T08:23:48.469-07:00</updated><title type='text'>FEN DERSİNDE AKILLI TASARIM</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedIJh2H4vI/AAAAAAAAAEA/nhDwlkLhl0s/s1600-h/CreationismWitchDoctor.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5325304412930302706" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 239px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedIJh2H4vI/AAAAAAAAAEA/nhDwlkLhl0s/s400/CreationismWitchDoctor.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: Akıllı tasarımı fen dersinde okutmanın ne gibi bir zararı olabilir?&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Miller: Hayatımızdaki bir olayın sorumlusunun Tanrı, tasarımcı veya doğaüstü bir güç olduğunu veya hayattaki zorluklara başa çıkma yeteneğimizi buradan aldığımızı pekala söyleyebiliriz. Bunda bir yanlışlık görmüyorum ve bu bir çok durumda yeterli bir açıklamadır. Ancak bu açıklamanın bilimsel olduğunu söylemek bilimden anladığımız ve bilim dediğimiz her şeye zarar verir.&lt;br /&gt;Bu fikri sınıfa taşıyarak öğrencilere belki sadece şunu söylemek zararsızmış gibi görünebilir ‘Bu konuda ya evrim, ya da yaratılış açıklaması mevcuttur’ Bunun sonuçlarını bir düşünün. Bu fikri evrimin bir alternatifi olarak verirsek öğrenciler bir şeyi hemen anlayacaklar; ‘burada ateist bir teori vardır burada da İncil ya da Tanrı dostu bir teori vardır’ evrimi çok yanlış olarak ateistik bir fikir olarak göreceklerdir. Bu akıllı tasarım hareketinin esas amacıdır. Öğrencilere dolaylı olarak şunu söylemektir; Ya dini öğretilere sırtınızı çevirerek bilimsel yolu takip edersiniz veya inancınızı korumak için modern bilimi reddedersiniz. Bu yanlış bir seçimdir. Bunun dine de bilime de hiçbir faydası olamaz. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: İnsanlar sıklıkla ‘ben bir maymundan gelmedim’ derler. Buradaki gerçek ilişki nedir?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Miller: İnsanların maymundan gelmediklerini söylediklerini sıklıkla duyarım. Aslında haklılar. Maymunlardan gelmediler. Şempanze, maymun, goril ve diğer hiçbir yaşayan organizmadan gelmediler.&lt;br /&gt;Ortak ata görüşünün esas fikri eğer yeterince geriye gidersek gezegendeki tüm canlıların ortak bir atayı paylaştıklarıdır. Örneğin biz tüm primatlarla ortak bir atayı paylaşırız. Bu şu anlama gelir, geçmişte bir dönem gorilller, şempanzeler ve maymunlarla ortak bir atamız olduğu için bu hayvanlarla akraba sayılırız.&lt;br /&gt;Ancak ortak ata düşüncesi basitçe maymunlarla akrabayız demekten çok daha derindir. Biz aslında tüm memelilerle akrabayız. Daha geriye gidersek tüm omurgalılarla akrabayız. Ve yeterince geriye gidersek gezegendeki tüm canlılarla akrabayız. Genetik kodun evrensel yapısı, tüm yaşamın DNA ya bağlı olması atalarımızın ortak olduğunun kanıtlarıdır. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-934697074602433535?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/934697074602433535/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/s-akll-tasarm-fen-dersinde-okutmann-ne.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/934697074602433535'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/934697074602433535'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/s-akll-tasarm-fen-dersinde-okutmann-ne.html' title='FEN DERSİNDE AKILLI TASARIM'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedIJh2H4vI/AAAAAAAAAEA/nhDwlkLhl0s/s72-c/CreationismWitchDoctor.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-4799362785813451322</id><published>2009-04-16T07:58:00.000-07:00</published><updated>2009-04-16T08:25:03.753-07:00</updated><title type='text'>KROMOZOM KANITLARI</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedHz8MNtaI/AAAAAAAAAD4/fs4hQx64kzY/s1600-h/chromosome_centromere-telomere.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5325304042045158818" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 270px; CURSOR: hand; HEIGHT: 280px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedHz8MNtaI/AAAAAAAAAD4/fs4hQx64kzY/s400/chromosome_centromere-telomere.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: Dover davasında dikkati çektiğiniz kanıtlardan biri kendi kromozomlarımızın organizasyonuydu. Bu da ortak ata için kanıt oluşturur mu? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Miller: Çok eskiden beri bildiğimiz kadarıyla büyük maymunsular-goriller, orangutanlar, şempanzeler ve bonobolarla-ortak atayı paylaşıyoruz. Ancak burada ilginç bir problem vardır. Biz insanlar 46 kromozoma diğer tüm büyük maymunsular ise 48 kromozoma sahipler. Bir anlamda bizim bir çift kromozomumuz eksik. Bu nasıl olmuş olabilir?&lt;br /&gt;Kromozomlarımızdan birinin basitçe yok olarak 24 çiftin 23 tane kalması mümkün müdür? Bu sorunun cevabı hayırdır. Bir kromozom çiftinin iki üyesinin de kaybı herhangi bir primatta ölümcüldür. Sadece bir olasılık mümkün görünüyor o da ‘ayrı olan kromozomlarımızdan ikisinin birleşmesi’. Eğer bu gerçekleşmişse 24 çift kromozom 23 çifte düşer ve elimizdeki bilgileri doğrular.&lt;br /&gt;İşte esas ilginç nokta burada başlıyor, ve evrimin neden bir bilim olduğunu gösteriyor. Çünkü bu olasılık test edilebilir. Eğer olay bu şekilde gerçekleşmişse genomumuzda iki kromozomun birleşmesiyle meydana gelmiş bir kromozom olması gerekir. Bunu nasıl bulabiliriz? Bu düşündüğünüzden daha kolay.&lt;br /&gt;Her kromozom iki ucunda da telomer adı verilen özel bir DNA sekansı içerir. Orta kısımda ise sentromer adı verilen başka bir özel sekans bulunur. Kromozomlarımızdan biri atalarımızın iki kromozomunun birleşmesiyle oluşmuşsa telomer DNA’nın aslında ait olmadığı merkez bölgesinde bulunduğu bir kromozoma rastlamamız gerekir. Bu kromozomun ayrıca iki sentromeri olmalıdır. Tüm yapmamız gereken şey kendi genomumuza, DNA’mıza bakmak ve bu özelliklere uyan bir kromozom olup olmadığını görmektir.&lt;br /&gt;Bu kromozom bulunmuştur. 2 numaralı kromozomumuz hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde bu durumu kanıtlamıştır. Bu kromozomun iki sentromeri ve merkeze yakın iki telomer DNA’sı var. Ve hatta genler 12. ve 13. primat kromozomuna karşılık gelmekte.&lt;br /&gt;Akıllı tasarım veya yaratılışçılar neden böyle bir kromozomumuz olduğunu açıklayabilirler mi? Akıllı tasarımcı acaba bizi kandırarak evrildiğimizi düşünmemizi istediği için 2 numaralı kromozomu birleşmiş gibi göstermiş olabilir mi? Kendi DNA mıza daha yakından baktıkça diğer türlerle ortak atalarımız konusunda daha güçlü kanıtlara ulaşmaktayız. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: Fosil kayıtlarındaki boşluklar evrimde neyi temsil ediyor? Böyle bir durum evrim teorisi için neden problem değil? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Miller: Bunu kabul etmek gerekir ki tüm tarihsel kayıtlar eksiklik gösterir. Hiçbir tarihi olay hakkında tamamlanmış bir veri dizisine sahip değiliz. Ben kendi atalarımı araştırdım ve 4 nesilden sonra bilgiler bölük pörçük kalıyor. Bu benim hiçbir atam olmadığı anlamına gelmez. Sadece bazı kanıtların kayıp olduğu anlamına gelir.&lt;br /&gt;Aynı şey tarih çalışmaları için de geçerlidir. Örneğin sivil savaş sırasında Gettysburg muharebesinin nerede gerçekleştiğini biliyoruz. Her iki taraftaki generallerin kim olduğunu biliyoruz. Ancak bu savaş sırasında her bir askerin ismini ve tamı tamına neler yaptığını bilmiyoruz. Bu Gettysburg’un hiç gerçekleşmemiş olduğu anlamına gelmez. Sadece bu savaş hakkında daha çok şey öğrenmemizin gerekli olduğunu gösterir.&lt;br /&gt;Aynı şey fosil kayıtları için de geçerlidir. Geçmişteki yaşamın nasıl olduğuna dair inanılmaz sayıda bilgimiz var. Bu bilgiler yaşamın değiştiğini, belli bir çizgide değiştiğini ve bu değişimin tarihinin tamam olduğunu, organizmalar arasında atalar açısından bir akrabalık olduğunu bize söylüyor. Birkaç şanslı durumda yaşam tarihi boyunca neredeyse adım adım anahtar organizmaların evriminin izini sürebilmekteyiz. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: Hiç kimsenin yeni bir türün oluştuğunu görmediği fikrine ne diyeceksiniz?&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Miller: California eyaletinde şu anda yeni türler oluşma aşamasındadır. Berkeley California üniversitesinden David Wake yıllardır California Central Valley’deki farklı salamander türlerini incelemiştir. Bu türlerin dağılışına baktığınızda dizinin uzak uçlarına ait lokal varyasyonların birbirinden çok farklılık gösterdiğini görürsünüz, öyle ki bunları yakalayıp bir kafeste biraraya koyduğunuzda herhangi bir biyolog bunların farklı türler olduğunda sizinle hemfikir olacaktır. Ancak bunlar salamaderlerin bir coğrafik bölgenin farklı yerlerine dağıtılmasıyla yakın zamanda oluşmuş türlerdir.&lt;br /&gt;Birçok evrim karşıtı şunu söyleyebilir ‘Tamam ama bu türler gerçekten birbirine benziyorlar. Dramatik olarak farklı olan türleri göster’. Ancak bu şekilde bir ‘ilk ayrılma’ evrimin esasını oluşturan olaydır. Bir kedinin aniden bir köpek doğurduğunu görmeyi beklememelisiniz. Günümüzde bir tür ikiye ayrıldığında oluşan iki tane farklı türün onları daha önce bir sınıflandırma içinde birleştiren benzerlikler gösterdiğini görmelisiniz. Bunun gerçekleştiğini her zaman görmekteyiz.&lt;br /&gt;Makroevrimin hiçbir zaman gözlemlenmediğini söyleyen insanlar (ki bununla gerçekten büyük bir evrimi kastederler) makroevrimin ne olduğuna dair kesin bir tanımlama yapamazlar. Yeni kategorilerin veya evrimsel yeniliklerin oluşumunu kastettiklerini söylerler. Bu tanımı kesin sınırlarla belirlemekten kaçınırlar, genlerin kaçta kaçının veya DNA’nın kaç baz çiftinin değişmesi gerektiğini söylemezler çünkü bence makroevrimle ne kastettikleri konusunda bir sınırlama yaptıkları zaman bazı lanet biyologların araziye çıkıp veya laboratuvara girip bu değişiklik oranını takip edeceklerini ve makroevrimin gerçekten de olduğunu göstereceklerini çok iyi bilmektedirler.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: Sıklıkla yapılan başka bir eleştiri bütün bunların tesadüfen gerçekleşmiş olamayacağıydı&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Miller: En büyük yanlış anlatımlardan biri evrimin tesadüfi değişikliklerle birdenbire gerçekleştiğidir. İnsanlar şöyle söylemeyi severler ‘Sadece bir kaza olduğuma inanmak istemiyorum’ Aslında değilsiniz. Evrimin söylediği, bir türde meydana gelen varyasyonların önceden tahmin edilemez olduğudur. Daha sonraki adımda ne olacağından emin olamayız. Ancak bu onun rastgele olduğu anlamına gelmez.&lt;br /&gt;Benim için ‘rastgele’ sözü ‘herhangi bir şey olabilir’ anlamına gelir. Ancak gerçekte evrimsel değişim sınırlandırılmıştır. Fizik ve kimyanın kanunları tarafından sınırlandırılmıştır. Moleküler biyolojinin doğası tarafından sınırlandırılmıştır. Gelişme sırasında gelişimsel biyolojinin kısıtlamaları tarafından sınırlandırılmıştır. Daha da önemlisi evrimsel değişim doğal seçilim tarafından yönetilir. Ve doğal seçilim rastlantısal bir işlem değildir. Doğal seçilim başarılı fenotipleri seçer, gerçekten işe yarayan başarılı özelliklerin kombinasyonlarını seçer ve asla rastlantısal değildir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: Mutasyonun yeni bilgi yaratmadığı aksine bilgileri yıktığı ile ilgili eleştiriler duydum. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Miller: Bu iddia gerçeklerle çelişmektedir. örneğin 4 veya 5 milyon yıl önce o zamanlar sıcak olan Antarktik okyanusu gezegendeki bir çeşit iklim değişikliği sonucu dondu. Günümüzde Antarktika okyanuslarında yüzen balıklar vardır. Bu balıkların ilginç bir özelliği vardır. Denizsuyu donma noktasının bile altına düştüğünde (ki kendi kanımız bu soğuk suda buz donardı) bu balıklar donmamaktadır. Donmamalarının sebebi kanlarında bir çeşit antifriz proteininin olmasıdır. Bu madde antifrizdeki etilen glikolun biyolojik karşılığı gibidir.&lt;br /&gt;Bunu nasıl elde ettiler? Antarktik balıklarının kanlarında bulunan antifriz proteini mutasyona uğrayan, kan dolaşımına katılan ve antifriz özelliklerini kazanana kadar tekrar tekrar mutasyona uğrayan bir sindirim enziminin sonucudur. Bu değişikliklerin tümü mutasyonun sonucudur.&lt;br /&gt;Günümüzde Antarktik balığı atalarının sahip olmadığı bir biyolojik bilgiye sahiptir. Çok soğuk sularda kanını donmaktan koruyarak hayatta kalabilmesini sağlayan tamamiyle yeni bir protein yapabilme yeteneği kazanmıştır. Bu yeni bir bilgidir ve bu bilgi mutasyonla oluşmuştur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: Evrimin hiç test edilmemiş olduğu görüşüne ne cevap verirsiniz? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Miller: Evrim her gün laboratuvarda ve arazide test edilmektedir. Evrimden daha tartışmalı bir bilimsel teori daha düşünemiyorum. Teoriler tartışmalı olduğunda insanlar doğru olup olmadıklarını anlamak için testler yaparlar. Neredeyse 150 yıldır sürekli olarak test edilmektedir ve tek bir gözlem, tek bir deneysel sonuç, 150 yıldır evrim teorisinin genel hatları ile çelişmemektedir.&lt;br /&gt;150 yıldır sürekli yapılan testlere dayanabilen bir teori gerçekten güçlüdür. Evrimi ilaçlar yapmada, aşılar yapmada kullanıyoruz. Vahşi hayatla başa çıkmada kullanıyoruz. Kendi genomumuzu tahmin etmede kullanıyoruz. Evrimin tüm bu kullanımları da birer testtir çünkü eğer kullanıma uygun olmasaydı geri döner evrim teorisinin kendisini sorgulamaya başlardık. Ancak evrim zamanın testinden geçebilmiş çok güçlü, üretken ve çalışkan bir teoridir &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S:Evrimin gücü ve zayıflıklarını öğretmeden bahsettiklerinde, zayıflıkla neyi kastediyorlar?&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Miller: Evrim biyolojiyi birleştirme ve bize tutarlı açıklamalar vermede çok güçlüdür. Tek zayıflığı henüz her şeyi açıklamamış olmasıdır.&lt;br /&gt;Örneğin seksin (ayrı eşeyliliğin) evrimsel amacının ne olduğu konusunda büyük şüphelerimiz var. Günümüzde seks her yerde sadece bizde değil ağaçlarda çiçeklerde ve mikroorganizmalarda vardır. Seksin ilk olarak nasıl evrildiğini, neden sadece iki cinsin olduğunu, işlerin neden bu şekilde yürüdüğünü anlamak çok zor. Evrim henüz bunu tam olarak açıklayabilmiş değil.&lt;br /&gt;İlk canlı hücrenin nereden geldiğini veya prebiyolojik evrimin nasıl gerçekleştiğini de henüz anlayamıyoruz. Ancak biz bilim adamları bilimin her şeyi açıklayamamasını bir zayıflık olarak görmeyiz. Bu konuları kariyerimizin geri kalanında çoğumuzu meşgul edecek keşfedilmemiş bölgeler olarak görürüz. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-4799362785813451322?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/4799362785813451322/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/s-dover-davasnda-dikkati-cektiginiz.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/4799362785813451322'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/4799362785813451322'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/s-dover-davasnda-dikkati-cektiginiz.html' title='KROMOZOM KANITLARI'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedHz8MNtaI/AAAAAAAAAD4/fs4hQx64kzY/s72-c/chromosome_centromere-telomere.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-5870157900719580202</id><published>2009-04-16T07:57:00.001-07:00</published><updated>2009-04-16T08:26:05.648-07:00</updated><title type='text'>İNDİRGENEMEZ KARMAŞIKLIK</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedN9B4_b0I/AAAAAAAAAEQ/t0gNq-WZVwc/s1600-h/flag_labels.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5325310795263733570" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 267px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedN9B4_b0I/AAAAAAAAAEQ/t0gNq-WZVwc/s400/flag_labels.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: İndirgenemez karmaşıklık nedir?&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Miller: İndirgenemez karmaşıklık ilk kez Lehigh üniversitesinden bir biyokimyacı olan Michael Behe tarafından akıllı tasarım hareketi lehine kullanılan bir terimdir. Behe’nin gözlemlediği şey canlı hücrelerin karmaşık biyokimyasal sistemlerle dolu olduğu ve bu sistemlerin çok sayıda parçalarının olduğudur. Dr. Behe bunun gibi sistemlerin indirgenemez derecede karmaşık olduklarını öne sürmüştür. Tüm bu parçaların sistemin işleyebilmesi için gerektiğini, bir tanesini bile çıkardığımızda çalışmadığını savunmuştur. Yani tüm parçalara ihtiyacınız vardır.&lt;br /&gt;Eğer bu doğru olsaydı evrime karşı güçlü bir kanıt olurdu. Çünkü evrimin tek yapabildiği bir seferde az sayıda parçanın biraraya getirilmesini sağlayarak bu kompleks sistemleri oluşturmaktır. Eğer tüm parçalar bir araya gelmeden fonksiyon gerçekleşmiyorsa evrim zorda demektir. Bu indirgenemez karmaşıklıktan kanıttır.&lt;br /&gt;Gerçekte ise bu sözde indirgenemez karmaşık sistemler kendi kendine ayrı görevleri olan daha küçük sistemlerin evrimle biraraya getirilmesiyle meydana gelir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: Dr. Behe İndirgenemez karmaşıklığa iyi bir örnek olarak bakteri kamçısına dikkat çekmiştir. Bunun neden böyle olmadığını açıklayabilir misiniz? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Miller: Bakteri kamçısı 30-35 farklı proteinden meydana gelen muhteşem küçük bir makinedir. Argümana göre bunların sadece birini bile çıkarırsanız kamçı çalışmaz. Bu nedenle evrim bunu yapmış olamaz çünkü evrim kördür. Evrim şöyle söyleyemez ‘kamçı için 20 parçamız var, önümüzdeki yıl 21. parçayı evrimleştireceğiz, sonra 22 ve sonra 23 ve belki 10 milyon yıl sonra 30. parçayı elde edeceğiz. Ve her şey çalışmaya başlayacak.’ Evrim bu şekilde çalışmaz.&lt;br /&gt;Biyologların ve kimyagerlerin bakteri kamçısı deneylerine baktığınızda kamçıdaki küçük bazı protein gruplarının, başka bazı kamçısız bakteri gruplarında başka görevler yaptıklarını görürsünüz.&lt;br /&gt;Örneğin bu proteinlerin 10 tanesi ‘tip 3 salgılayıcı sistem’ adı verilen bir küçük makine oluşturur. Bakterilerin saldırdıkları hücreye zehir enjekte ettikleri bir çeşit moleküler şırınga gibidir. Bu küçük şırınga kamçısı olmayan bakterilerde bulunur.&lt;br /&gt;Kendi kendine gayet güzel işleyen bu tip küçük alt grupların varlığı, (sadece 10 parça) indirgenemez karmaşıklığın yanlış olduğunu göstermektedir. Kamçıyı parçalara ayırdığınızda hücrenin başka yerinde farklı bir görev yapan protein aileleriyle ilişkili (akraba) proteinlerden meydana geldiğini görmektesiniz.&lt;br /&gt;Böylece evrimin, bu kompleks sistemlerin aslında farklı sistemlerin biraraya gelmiş parçaları olduğu öngörüsü gerçek çıkmaktadır. İndirgenemez karmaşıklığın bu proteinlerin hiç birinin biraraya getirilmeden kendi başlarına bir işe yaramayacağı öngörüsü ise yanlışlanmaktadır.&lt;br /&gt;Profesör Behe’nin bu iddiayı öne sürdüğü 10 yıl içinde kendi laboratuvarı da dahil olmak üzere yayınlanmış bir tek bilimsel makalede bile açıkladığı sistemlerde indirgenemez bir karmaşıklık olduğunu destekleyen bir bulguya rastlandığı görülmemiştir. Bu nedenle bilim camiası indirgenemez karmaşıklık fikrini benimsememiştir.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-5870157900719580202?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/5870157900719580202/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/s-indirgenemez-karmasklk-nedir-miller.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/5870157900719580202'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/5870157900719580202'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/s-indirgenemez-karmasklk-nedir-miller.html' title='İNDİRGENEMEZ KARMAŞIKLIK'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedN9B4_b0I/AAAAAAAAAEQ/t0gNq-WZVwc/s72-c/flag_labels.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-1278391172366311188</id><published>2009-04-16T07:42:00.000-07:00</published><updated>2009-04-16T08:26:34.947-07:00</updated><title type='text'>İNANÇLI BİLİM ADAMLARI</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedHLGcJIKI/AAAAAAAAADo/kcW2w2eg35c/s1600-h/79543-004-C3F00EE8.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5325303340421685410" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 209px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedHLGcJIKI/AAAAAAAAADo/kcW2w2eg35c/s400/79543-004-C3F00EE8.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: Davada Michael Behe ve Scott Minnich (Akıllı tasarımı savunan Idaho üniversitesinden bir mikrobiyolog) akıllı tasarımın test edilebilir olduğunu ancak bu testleri yapmadıklarını söylemişlerdir bu sizce ne anlama geliyor?&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Miller: Akıllı tasarımın en büyük problemlerinden biri deneysel olmamasıdır. Herhangi bir test içermez. Akıllı tasarım avukatları deneyci (eksperimentalist) değillerdir. Laboratuvara gidip bunu araştıracak deneyler yapmazlar. Michael Behe ve Scott Minnich ikisi birden kamçısız bir bakteriyi alıp laboratuvarda kamçılı hale getirerek akıllı tasarımın çürütülebileceğini söylemişlerdir.&lt;br /&gt;Bu öneri iki basit nedenden dolayı deney için saçma bir öneridir. Birincisi deney yaklaşık 10-1000 milyon yıl alacaktır ve bu kadar uzun bir projeye ödenek bulmak gerçekten çok zor olacaktır. İkinci neden ise öngördükleri şey evrimsel değişikliklerin mevcut sıralarını takip ederek aldıkları yolu tekrar etmeleridir. Evrim kendisini bu şekilde tekrar etmez. Bu nedenle kamçının evrimle meydana geldiğinden kesinlikle emin olsak bile aynı olay dizilerinin tekrar gerçekleşeceğini bekleyemeyiz.&lt;br /&gt;İndirgenemez karmaşıklık kavramı için daha iyi bir test çeşitli bakteri genomlarını karşılaştırarak argümanlarının doğru olup olmadığını görmektir. Argümanlarına göre kamçının protenlerini oluşturan genler başka bir organizmada herhangi bir başka amaç için kullanılmazlar. Bu test yapılmıştır ve öngörülerinin yanlış olduğu ortaya çıkmıştır. Bu proteinler ve genleri diğer organizmalarda farklı amaçlarla kullanılmaktadır. Ki bu da evrimin öngörüsüdür.&lt;br /&gt;Akıllı tasarımın argümanlarını dikkatlice inceleyen biri bilimi geliştirmek için oluşturulan argümanlar olmadıklarını görür. Çünkü eğer öyle olsaydı akıllı tasarım avukatları laboratuvarda meşgul olurlardı ve araştırma makaleleri yayınlıyor olurlardı. Gerçekte evrime karşı bir seri argüman yaratmakla meşgullerdir. Bunların amacı da dersliklerin kapılarını bilim kisvesi altında dinsel doktrinlere açmaktır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: Evrim karşıtları tasarımı anlama çabasının bize bugüne kadar çok faydaları olduğunu savunuyorlar. Isaac Newton’u örnek göstermekteler bu konuda ne söyleyeceksiniz ?&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Miller: Geçmişteki inançlı bilim adamlarının (Newton iyi bir örnektir) tasarım hipotezi temelinde çalıştıklarını savunmak büyük bir çarpıtmadır. Newton’un bir yaratıcıya inandığı doğrudur ve bu yaratıcının incelediği evrenin mimarı olduğuna inanmaktaydı.&lt;br /&gt;Ancak Newton teorilerinin herhangi birinde sebep olarak Tanrı’yı göstermemiştir. Başka bir deyişle prizma ışığı birçok farklı renge ayırdığında ‘Hmm bu şekilde oluyor çünkü bu Tanrı’nın isteğidir ve artık araştırmaktan vazgeçeceğim’ dememiştir.&lt;br /&gt;Fiziksel bir açıklama aramıştır ve açıklaması beyaz ışığın birçok renkten meydana geldiği ve prizmanın her bir rengi farklı oranlarda kırdığıdır. Bu tanrısal bir açıklama değildir. Akıllı tasarımı kullanmaz. Fizik prensiplerini temel alan bir açıklamadır.&lt;br /&gt;Newton ve diğer bilim adamları evrenin bir anlamı olduğunu çünkü bir tasarımcısı olduğunu savunmuşlardır ve olağan materyal bilimsel metodlar dediğimiz şeyleri kullanarak bu evreni araştırmışlardır. Bugün bilimin yaptığı da budur. Akıllı tasarım Newton’un geleneği içindeymiş gibi davranmaktadır. Akıllı tasarımın asıl ait olduğu yer orta çağdır. Sadece o zamanlarda ‘bu gizeme cevap veremeyiz bu tasarımcının işidir’ denmekteydi.&lt;br /&gt;Kısaca söylemek gerekirse Newton bizim takımdandır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: Philip Johnson zeka sahibi olanla olmayanı ayırmanın bilimin (özellikle adli bilimlerin) görev alanında olduğunu savunmakta, yani adli bilimcinin birinin doğal yollarla mı öldüğünü yoksa biri tarafından mı öldürüldüğünü belirleyebileceğini söylemekte. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Miller: Akıllı bir varlığın faaliyetini bilimsel olarak belireyebildiğimiz doğrudur. Parmak izleri ararız. Parçaların amaçlı olarak düzenlenmiş olup olmadığına bakarız, (akıllı tasarım savunucularının söylediği gibi). Ancak onların argümanının ana fikri biyolojik sistemlerde akıllı bir faaliyeti belirleyebileceğinizdir. Canlı sistemlerde akıllı bir faaliyeti belirleyebilmek, evrimin bunu yapmış olamayacağını göstermek öngörüsüne dayanır. Yani savlarının özü evrimin şunu veya bunu yapamayacağı iddiasını temel alır.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-1278391172366311188?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/1278391172366311188/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/s-davada-michael-behe-ve-scott-minnich.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/1278391172366311188'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/1278391172366311188'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/s-davada-michael-behe-ve-scott-minnich.html' title='İNANÇLI BİLİM ADAMLARI'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedHLGcJIKI/AAAAAAAAADo/kcW2w2eg35c/s72-c/79543-004-C3F00EE8.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-890189254686925841</id><published>2009-04-16T07:32:00.001-07:00</published><updated>2009-04-16T08:22:50.208-07:00</updated><title type='text'>HAYATIN ANLAMI</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedCtj_yC8I/AAAAAAAAADg/75WjUqoK0t8/s1600-h/model16ld.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5325298434913209282" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 233px; CURSOR: hand; HEIGHT: 290px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedCtj_yC8I/AAAAAAAAADg/75WjUqoK0t8/s400/model16ld.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedCnyxkIEI/AAAAAAAAADY/RI_LdLO0lo8/s1600-h/model26tn.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5325298335800893506" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 245px; CURSOR: hand; HEIGHT: 304px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedCnyxkIEI/AAAAAAAAADY/RI_LdLO0lo8/s400/model26tn.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedBwK7UiNI/AAAAAAAAADA/AatVto1_WIY/s1600-h/model26tn.gif"&gt;&lt;/a&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: Bazı insanlar herşey için maddi sebepler öne sürmenin anlam ve amacı yok ederek, Tanrı’yı hayattan çekip aldığından şikayet ediyorlar. Bunu nasıl görüyorsunuz? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Miller: Bence Phillip Johnson gibi insanlar hayattaki anlam, değer ve amacı bilimin uğraşmadığı yerler dışında bulamayacağımızı düşünerek, anlamı bilimin açıklayamadığı karanlık oyuklarda bulabileceğimizi söyleyerek yanlış yapıyorlar.&lt;br /&gt;Ben bunun tam tersini düşünüyorum. İnsanoğlu olarak benliğimizi, değerimizi, ve anlamımızı karanlıklarda değil bilginin ve bilimin aydınlattığı bölgelerde bulmalıyız. Evrimi anlamak bence bize, inançlarını bilimin bu anahtar sorulara cevap bulamayacağına bağlayan insanlarınkinden çok daha iyimser ve aydınlık bir dünya görüşü kazandırıyor.&lt;br /&gt;Akıllı tasarım hareketinin nihai amacı basitçe evrimi çürütmeye çalışmaktan çok daha büyüktür. Bu doğaüstünü bilime dahil etme projesidir. Bu şekilde bir girişim hem bilimi hem de dini yok edecektir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: Dover davasında tehlikede olan neydi?&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Miller: Dover davasının insanların aklında bıraktığı şeylerden biri akıllı tasarım hareketinin gerçek bir alternatifi temsil ettiği, 1980’lerde Amerika’nın birkaç eyaletini ele geçiren yaratılış-bilimi hareketinden çok farklı bir şey olduğu düşüncesidir. Akıllı tasarım savunucuları yaratılışçılık veya yaratılış bilimi ile herhangi bir bağlantıları olduğunu reddetmektedirler. Fikirlerinin tamamen bilimsel olduğunu ve dinle hiçbir alakası olmadığını öne sürmektedirler.&lt;br /&gt;Mahkemede akıllı tasarım hareketinin oluşumu ile ilgili belgeler, Dover okullarında okutulması tavsiye edilen akıllı tasarım ders kitabının nasıl hazırlandığı gün ışığına çıktı. Akıllı tasarımın yaratılış bilimini maksatlı olarak yeniden etiketlemekten başka bir şey olmadığı çok açıktı. Eski argümanların tamamı yeni bir isim altında gösterilmekteydi.&lt;br /&gt;Davada çok tehlikede olan şeylerden biri ise dini özgürlüktü. Bu ülkede dini özgürlük iki büyük ve gerekli prensibe dayanır. Birincisi devlet dini vecibelerin özgür olarak yerine getirilmesine mani olmamalıdır, ikincisi ise devlet herhangi bir dini desteklememeli ve resmileştirmemelidir. Dover yönetim kurulunun çok açık olarak yaptıkları şey okul içinde resmi bir din yerleştirmeye çalışmak ve fen öğretmenlerini kurulun dini görüşleri doğrultusunda eğitim yapmaya zorlamaktır.&lt;br /&gt;Şimdi Dover yönetim kurulu üyelerinin tüm dini görüşleri, akıllı tasarım ve evrim ve diğer her şeyle ilgili görüşleri kapsamalarına izin verilmiştir. Ancak anayasal olarak devletin gücünü bu fikirleri genç insanların beyinlerine sokmak için kullanmalarına izin verilmemektedir. Eğer bu yanlarına kar kalsaydı çok tehlikeli bir emsal teşkil ederdi.&lt;br /&gt;S: Sizin görüşünüze göre Dover lisesi yönetim kurulunun bu fikirleri fen dersinde öğretmeye çalışmaları yanlış mıydı?&lt;br /&gt;Bilim camiasında kendine yer edinmemiş hiçbir fikir kanun gücüyle fen dersine dahil edilmemelidir. Dover’deki esas problem akıllı tasarımın kötü bir fikir olup olmaması değildir. Asıl problem devlet kurumları aracılığıyla bilimin reddettiği bir fikrin alınıp ‘bilimin içinde takipçi kazanmayı başarıp başaramamasına bakmadan bu fikri fen dersine dahil edeceğiz’ denmesidir.&lt;br /&gt;Bunu dinsel sebeplerle yaptılar. Bu nedenle de davayı kaybettiler. Ancak Dover’de yanlış olan şeyin özünde bilimin çalışmasına izin vermemek fikri yatmaktaydı.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-890189254686925841?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/890189254686925841/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/s-baz-insanlar-hersey-icin-maddi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/890189254686925841'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/890189254686925841'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/s-baz-insanlar-hersey-icin-maddi.html' title='HAYATIN ANLAMI'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedCtj_yC8I/AAAAAAAAADg/75WjUqoK0t8/s72-c/model16ld.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-52406967764599697</id><published>2009-04-16T07:24:00.000-07:00</published><updated>2009-04-16T08:27:10.672-07:00</updated><title type='text'>KRİZDEKİ BİR TEORİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedBNxgdwLI/AAAAAAAAACw/HPTlApu9kLU/s1600-h/CreationismPopular.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5325296789272510642" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 333px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedBNxgdwLI/AAAAAAAAACw/HPTlApu9kLU/s400/CreationismPopular.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: Artık her şey bitti mi? Akıllı tasarımdan kurtulduk mu?&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Miller: Bu tartışmanın bittiğini düşünmeyi çok isterdim. Ancak bitmedi. Bu savaş devam edecek. Akıllı tasarımın bilimsel bir teoriye benzeyen her şey gibi entellektüel olarak iflas ettiği gösterilmiştir. Ayrıca bilim kisvesi altına gizlenmiş dini özellik taşıyan bir fikir olduğu ortaya çıkmıştır. Bence Dover davasından öğrenilen budur.&lt;br /&gt;Ancak akıllı tasarım hareketinin arkasındaki kişiler her zaman yapmış oldukları şeyi yapacaklardır. Devam edecekler, terimleri değiştirecekler yeni bir etiketle gelecekler ve evrim ve bilimsel mantığa karşı savaşmaya devam edeceklerdir.&lt;br /&gt;Dover davasının bize kazandırdığı fikirlerden biri akıllı tasarım teriminin bir çeşit entelektüel zehir olduğudur. Artık savunucular ‘hayır hayır hayır akıllı tasarımı okullarda öğretmek istemiyoruz’ deyip duruyorlar. Özellikle Dover davasından sonra yapmasalar da iyi olur. Onun yerine şunu söylüyorlar ‘Bizim yapmak istediğimiz evrimin eleştirel analizini öğretmek, evrime yapılan eleştirileri anlatmak’.&lt;br /&gt;Evrime yapılan eleştirileri öğretme fikri yanlış bir öngörüye dayanır. Bilim camiasında evrim konusunda bir fikir ayrılığı olduğu öngörüsü doğru değildir. Evrim gerçekte bilimdeki esas görüşüdür. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcccc;"&gt;S: Darwinizm karşıtları evrimin krizdeki bir teori olduğunu söylerler. Bunu nasıl görüyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Evrim teorisi bir araştırma ve burs alanı olarak hiçbir dönemde bugünkü kadar aktif, bugünkü kadar işe yarar bir fikir olmamıştır çünkü genomları tercüme etmede, ilaçları geliştirmede, antibiyotiklerin ömrünü uzatmada, genetik olarak değiştirilmiş ürünler yetiştirmede evrimi kullanıyoruz: Bütün bu alanlar içlerinde evrim bileşenleri taşırlar.&lt;br /&gt;Dünyada ve ABD’deki büyük bilimsel kurumlara baktığınızda tek bir kurum bile akıllı tasarımı, yaratılışı desteklememektedir. Tam tersine bilinen tüm büyük bilimsel kuruluş veya topluluk bu konuda kararlı bir şekilde evrimi desteklemektedir. Evrimin bir tür kriz içinde olduğu iddiası kesinlikle doğru değildir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-52406967764599697?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/52406967764599697/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/s-artk-her-sey-bitti-mi-akll-tasarmdan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/52406967764599697'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/52406967764599697'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/s-artk-her-sey-bitti-mi-akll-tasarmdan.html' title='KRİZDEKİ BİR TEORİ'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SedBNxgdwLI/AAAAAAAAACw/HPTlApu9kLU/s72-c/CreationismPopular.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-3165210713594105785</id><published>2009-04-16T07:18:00.000-07:00</published><updated>2009-04-16T07:19:45.637-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/Sec-e8IYaOI/AAAAAAAAACo/7K2GDtupaGA/s1600-h/theory_of_gravity.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 329px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/Sec-e8IYaOI/AAAAAAAAACo/7K2GDtupaGA/s400/theory_of_gravity.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5325293785647180002" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-3165210713594105785?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/3165210713594105785/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/blog-post_16.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/3165210713594105785'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/3165210713594105785'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/blog-post_16.html' title=''/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/Sec-e8IYaOI/AAAAAAAAACo/7K2GDtupaGA/s72-c/theory_of_gravity.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-7726868676585449181</id><published>2009-04-16T01:36:00.000-07:00</published><updated>2009-04-16T01:44:40.011-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;strong&gt;EVRİMİ KEŞFETTİLER Mİ?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SebvenLmUyI/AAAAAAAAACg/FPTK4BKtf7o/s1600-h/7222795-lg.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 266px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SebvenLmUyI/AAAAAAAAACg/FPTK4BKtf7o/s400/7222795-lg.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5325206918604935970" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gezegendeki zeki varlıklar, gün gelir, kendi varlıklarının nedenini soracak yaşa gelirler. Eğer günün birinde uzaydan dünyaya üstün yaratıklar gelirse, uygarlığımızın düzeyini değerlendirmek için soracakları soru şu olacaktır: "Evrimi keşfettiler mi?" Canlı organizmalar üç bin milyon yıldan daha uzun bir süre dünya üzerinde varoldular ve neden yaşadıklarını hiç bilemediler, ta ki güneş doğana ve ışınları bir tanesine ulaşana dek. Bu kişinin adı Charles Darwin'di...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-7726868676585449181?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/7726868676585449181/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/blog-post.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/7726868676585449181'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/7726868676585449181'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/blog-post.html' title=''/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SebvenLmUyI/AAAAAAAAACg/FPTK4BKtf7o/s72-c/7222795-lg.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-6522429043650209981</id><published>2009-04-12T23:59:00.000-07:00</published><updated>2009-04-13T07:38:07.807-07:00</updated><title type='text'>BENCİL GEN</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SeL4Qs0cMvI/AAAAAAAAACI/ikR5Rjce4F8/s1600-h/TheSelfishGene.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 260px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SeL4Qs0cMvI/AAAAAAAAACI/ikR5Rjce4F8/s400/TheSelfishGene.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5324090675298054898" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Burada birkaç ilginç paragrafına yer vereceğim 'Gen Bencildir' kitabı evrim teorisini merak edenlerin mutlaka okunması gereken bir kaynak. Oldukça akıcı ve anlaşılır bir dille yazılmış. Evrimi iyi bildiğini zannedenler bile bazı konularda yanıldıklarını göreceklerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'...Ben, evrim üzerine temellendirilmiş bir ahlakın savunusunu yapmayacağım. Ben insanların nasıl evrimleştiğini anlatıyorum; biz insanların ahlaksal davranışlarının nasıl olması gerektiğini söylemiyorum. Bu noktayı vurguluyorum, çünkü varolan bir duruma ilişkin bir sözü, varolması gereken bir durumun savunusundan ayırmayı beceremeyen kişiler -ki sayıları çok fazla- tarafından yanlış anlaşılma tehlikesi içindeyim. Duygularım, sadece genlerin evrensel acımasız bencilliği yasası üzerine temellendirilmiş bir insan topluluğunun yaşamak için kötü bir topluluk olacağını söylüyor. Ne yazık ki, bir şeye karşı olmamız onu gerçek olmaktan alıkoyamıyor. Esas olarak, bu kitabın ilgi çekici olması hedeflendi, ancak ahlaksal bir sonuç çıkarmak istiyorsanız, biyolojik doğadan çok az yardım bekleyebilirsiniz. Eli açık ve özverili olmayı öğretmeye çalışalım, çünkü bencil doğuyoruz. Kendi bencil genlerimizin ne istediğini anlayalım; böylelikle, en azından, onların tasarımlarını bozabiliriz. Bu, başka hiçbir türün cesaret edemeyeceği bir şey...'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'...Öğretme konusunda söylediklerimin bir sonucu olarak, genlerle kalıtılan özelliklerin sabit ve değiştirilemez olduğunu düşünmek yanlış olur (hem de çok sık yapılan bir yanlış). Genlerimiz bize bencil olma talimatı verebilirler, fakat tüm hayatımız boyunca onlara boyun eğmek zorunda değiliz. Yalnızca şunu söyleyebiliriz: Genetik olarak özverili olmaya programlanmış olsaydık, özverili olmayı öğrenmemiz şimdikinden daha kolay olabilirdi.' &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YAŞAMKALIM MAKİNELERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'...Eşleyici çeşitleri arasında bir varolma çabası vardı. Çabaladıklarının farkında değillerdi, kaygılanmıyorlardı da; birbirlerine karşı kötü duygular beslemeden -aslında hiç duyguları olmadan- çabalarını sürdürdüler. Çabaladılar, çünkü daha yüksek bir kararlılık düzeyine yol açabilecek bir yanlış kopyalama ya da rakiplerin kararlılığını azaltabilecek yeni bir yol hemen kalıcı oluyor ve yaygınlaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Eşleyicilerin kendilerini devam ettirebilmek için kullandıkları tekniklerin ve kurnazlıkların giderek gelişmesinin bir sonu var mıydı? Gelişme için epey zaman vardı. Milyonlarca yıl boyunca, daha ne gibi tuhaf kendini koruma makineleri gelişecekti? İlk eşleyiciyi dört bin milyon yıl sonra hangi alınyazısı bekliyordu? Soyları tükenmedi, çünkü onlar yaşamkalım sanatının en eski ustalarıydılar. Ama onların hâlâ denizlerde başıboş gezindiklerini sanmayın; bu şövalye özgürlüğünden uzun zaman önce vazgeçtiler. Şimdi devasa koloniler içinde kaynaşıyorlar; hantal ve kocaman robotlar içinde, dış dünyadan kopuk ve onunla yalnızca dolaylı yollarla iletişim kurarak ve onu uzaktan kumanda ederek yaşıyorlar. Sizin içinizdeler, benim içimdeler; bizi gövdemizi ve aklımızı yarattılar ve onların korunması varoluşumuzun nihai amacı. Uzun bir yol kat ettiler bu eşleyiciler. Şimdi genler adıyla tanınıyorlar ve biz onların yaşamkalım makineleriyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Gen, büyükanne-büyükbabadan toruna bozulmadan yol alır ve aradaki nesilden diğer genlerle karışmadan geçer. Genler sürekli olarak birbirleriyle kaynaşıyor olsalardı, şimdi anladığımız anlamda doğal seçilim olanaksız olurdu. Darwin'in yaşadığı yıllarda, kalıtımın bir kaynaşma süreci olduğu varsayılıyordu. Bu, Darwin'i çok kaygılandırıyordu. Mendel'in buluşu çoktan yayınlanmıştı ve Darwin'i kurtarabilirdi, fakat heyhat! Darwin'in bundan haberi bile olmadı; Darwin ve Mendel öldükten çok sonra Mendel'in çalışması gün ışığına çıkabildi. Belki de, Mendel'in kendisi bile bulgularının önemini anlayamadı, aksi takdirde Darwin'e yazardı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Bireyler kararlı varlıklar değildir; geçicidirler, iskambil kâğıtlarının dağıtılıp bir el oynandıktan sonra, unutulmak için karılması gibi, kromozomlar da karıştırılırlar ve unutulurlar. Ama karıştırdıktan sonra kartlar yok olmuyor, hâlâ varlar. işte, genler de kartlar gibi. Çaprazlama genleri yok etmiyor, yalnızca eşlerini değiştiriyorlar ve genler yollarına devam ediyorlar. Elbette devam edecekler. Onların işleri bu! Eşleyici olan onlar ve bizse onların yaşamkalım makineleriyiz. Amaca ulaşıldığında bir kenara konuruz. Genlerse jeolojik zamanın yerleşik sakinleridir: Genler ölümsüzdür.'&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-6522429043650209981?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/6522429043650209981/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/burada-birkac-ilginc-paragrafna-yer.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/6522429043650209981'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/6522429043650209981'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/burada-birkac-ilginc-paragrafna-yer.html' title='BENCİL GEN'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SeL4Qs0cMvI/AAAAAAAAACI/ikR5Rjce4F8/s72-c/TheSelfishGene.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-1159197263287485281</id><published>2009-04-10T03:55:00.000-07:00</published><updated>2009-04-13T07:38:51.309-07:00</updated><title type='text'>HİÇBİR ŞEY EVRİMLEŞMEK İSTEMEZ</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/Sd8nRF9PvtI/AAAAAAAAAB4/vdwfUd6NVvM/s1600-h/bizarro-creationism.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 381px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/Sd8nRF9PvtI/AAAAAAAAAB4/vdwfUd6NVvM/s400/bizarro-creationism.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5323016459185536722" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Evrim, bir anlamda, "iyi bir şey" gibi görünüyorsa da, -özellikle bizler evrim ürünleri olduğumuz için- gerçekte hiçbir şey evrimleşmek "istemez". Evrim ister istemez oluşan bir şeydir, eşleyicilerin (günümüzde genlerin) bunu engellemek için harcadıkları tüm çabaya karşın... Jacques Monod bu noktayı Herbert Spencer Konferansında çok iyi vurguladı: "Evrim kuramının başka bir garip yönü de herkesin onu anladığını zannetmesidir!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Richard Dawkins (Gen Bencildir)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-1159197263287485281?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/1159197263287485281/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/evrim-bir-anlamda-iyi-bir-sey-gibi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/1159197263287485281'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/1159197263287485281'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/evrim-bir-anlamda-iyi-bir-sey-gibi.html' title='HİÇBİR ŞEY EVRİMLEŞMEK İSTEMEZ'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/Sd8nRF9PvtI/AAAAAAAAAB4/vdwfUd6NVvM/s72-c/bizarro-creationism.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2652437316541085628.post-171490283444725536</id><published>2009-04-08T07:00:00.000-07:00</published><updated>2009-04-08T07:19:08.186-07:00</updated><title type='text'>EVRİM TEORİSİ NE ZAMAN ÇÜRÜDÜ?</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SdyyVm0gfrI/AAAAAAAAABg/4ER5BbqQkVw/s1600-h/corn_diversity.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 266px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SdyyVm0gfrI/AAAAAAAAABg/4ER5BbqQkVw/s400/corn_diversity.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322324943912861362" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;22 Haziran 2006 tarihinde, içerisinde Türkiye Bilimler Akademisi’nin de yer aldığı 67 farklı ülkenin bilim akademileri, yayınladıkları bir bildirge ile, anne babaları ve öğretmenleri, çocuklara canlılığın kökenleri ve evrimine ilişkin gerçekleri öğretmeye yüreklendirmiştir. Bildirgenin Türkçe çevirisi aşağıdadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;AKADEMİLERARASI PANEL’İN EVRİM EĞİTİMİ KONUSUNDA BİLDİRİSİ&lt;br /&gt; Bizler, aşağıda isimleri bulunan Bilimler Akademileri olarak, dünyanın çeşitli yerlerinde bazı kamu eğitim kurumlarında verilen fen derslerinde, dünyada yaşamın kökenleri ve evrimi konusunda bilimsel kanıt, veri ve test edilebilir kuramların örtbas edildiğini, inkar edildiğini ya da bilimsel olarak sınanması mümkün olmayan kuramlarla karıştırıldığını öğrenmiş bulunuyoruz. Yetkilileri, öğretmenleri ve velileri tüm çocukları bilimsel yöntemler ve buluşlar konusunda eğitmeye ve doğa bilimlerini daha iyi anlamalarına yardımcı olmaya çağırıyoruz. Yaşadıkları dünyanın doğasına ilişkin bilgiler insanları beşeri gereksinimlerini karşılama ve gezegeni koruma konularında daha yetkin kılacaktır.&lt;br /&gt; Dünyanın kökenleri ve evrimi ile bu gezegendeki yaşam hakkında aşağıdaki kanıtlara dayalı olguların, çok sayıda gözlem ile çeşitli bilimsel disiplinlerin birbirinden bağımsız deneylerinden kaynaklanan bulgularla doğrulandığı konusunda görüş birliğine sahibiz. Evrimsel değişimin ince ayrıntıları konusunda bugün hâlâ yanıtlanmamış sorular olsa bile, bilimsel kanıtlar aşağıdaki sonuçlarla tam bir uyum içindedir:&lt;br /&gt;1.Şu andaki şekline son 11 ile 15 milyar yılda evrim geçirerek gelmiş olan evren içinde bizim dünyamız, yaklaşık 4.5 milyar yıl önce oluşmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.Oluşumundan itibaren dünya - jeolojisi ve çevresi ile birlikte - sayısız fiziksel ve kimyasal gücün etkisiyle değişmiştir ve değişmeye devam etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.Dünyada yaşam en az 2.5 milyar yıl önce ortaya çıkmıştır. Bundan kısa bir süre sonra, fotosentez yapan canlıların evrimleşmesi, en az iki milyar yıl öncesinden başlayarak atmosferin yavaş yavaş önemli miktarlarda oksijen içeren bir biçime dönüşmesine yol açmıştır. Soluduğumuz oksijeni açığa çıkarmasının ötesinde, fotosentez süreci, gezegenimizde insan yaşamının bağımlı olduğu sabit enerji ve  besinin son kertedeki kaynağını oluşturur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.Dünyada ilk ortaya çıktığından beri yaşam birçok biçim almıştır. Bunların tümü paleontoloji ile modern biyoloji ve biyokimya bilimlerinin tanımladığı ve birbirlerinden bağımsız olarak ve artan bir kesinlikte doğruladığı gibi, evrilme süreçlerini sürdürmektedir. İnsanlar dahil olmak üzere bugün yaşayan tüm canlıların kalıtsal şifrelerinin ortaklığı, açıkça onların ortak kökenlerine işaret etmektedir. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bizler, evrim eğitimi ve daha genel olarak herhangi bir bilimsel bilgi alanının eğitimi bağlamında bilimin niteliğine ilişkin olarak aşağıdaki bildirgenin altına da imzamızı atmaktayız: &lt;br /&gt;Bilimsel bilgi evrenin doğasına ilişkin çok başarılı olmuş ve çok önemli sonuçlar doğurmuş bir sorgulama biçiminin ürünüdür.  Bilim i) doğal dünyayı gözlemleyerek ve ii) sınanabilir ve çürütülebilir hipotezler oluşturarak gözlemlenebilir olgular için daha derin açıklamalar türetir. Gözlemler yeterince ikna edici hale geldiklerinde, bu olguları açıklayan bilimsel kuramlar geliştirir ve daha gözlenmemiş olguların olası yapısı ve sürecine ilişkin öngörüler getirir. &lt;br /&gt;İnsanın değer ve amaç anlayışı doğa bilimlerinin kapsamı dışındadır. Yine de, doğayı kavrayışımıza bilimsel, sosyal, felsefi, dinsel, kültürel ve siyasal öğeler de katkıda bulunur. Bu farklı alanların her biri, kendi etkinlik alanının sınırları ve kısıtlılıklarının ayrımında olarak, diğerlerine karşı özenli davranmak zorundadır.&lt;br /&gt; Mevcut sınırlarını kabul etmekle birlikte bilim açık uçludur ve kuramsal ya da deneysel yeni bilgiler ışığında, sürekli olarak kendini geliştirir ve yeni alanlara açılır.&lt;br /&gt;İMZASI OLANLAR&lt;br /&gt;1.Afrika Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;2.Alman Bilim ve İnsani Bilimler Akademileri Birliği &lt;br /&gt;3.Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;4.Arjantin Pozitif, Fizik ve Doğa Bilimleri Ulusal Akademisi&lt;br /&gt;5.Arnavutluk Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;6.Avustralya Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;7.Avusturya Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;8.Bangladeş Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;9.Belçika Kraliyet Bilim, Edebiyat ve Güzel Sanatlar Akademisi&lt;br /&gt;10.Londra Kraliyet Topluluğu, Birleşik Krallık&lt;br /&gt;11.Bosna-Hersek Bilim ve Sanat Akademisi&lt;br /&gt;12.Brezilya Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;13.Bulgaristan Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;14.Çek Cumhuriyeti Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;15.Çin Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;16.Academia Sinica, Çin, Tayvan&lt;br /&gt;17.Danimarka Kraliyet Bilim ve İnsani Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;18.Endonezya Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;19.Fas Krallık Akademisi&lt;br /&gt;20.Ulusal Bilim ve Teknoloji Akademisi, Filipinler&lt;br /&gt;21.Filistin Bilim ve Teknoloji Akademisi&lt;br /&gt;22.Académie des Sciences, Fransa &lt;br /&gt;23.Güney Afrika Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;24.Hırvatistan Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;25.Hindistan Ulusal Bilim Akademisi&lt;br /&gt;26.Hollanda Kraliyet Sanatlar ve Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;27.İran İslam Cumhuriyeti Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;28.İrlanda Kraliyet Akademisi&lt;br /&gt;29.İspanya Kraliyet Pozitif, Fizik ve Doğa Bilimleri Akademisi&lt;br /&gt;30.İsrail Bilim ve İnsani Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;31.İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;32.İsviçre Bilim Akademileri Konferansı&lt;br /&gt;33.Academia National dei Lincei, İtalya&lt;br /&gt;34.Japonya Bilim Konseyi&lt;br /&gt;35.Kanada Kraliyet Topluluğu (RSC): Kanada Sanat ve Bilim Akademileri&lt;br /&gt;36.Karayip Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;37.Kenya Ulusal Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;38.Kolombiya Pozitif, Fizik ve Doğa Bilimleri  Akademisi&lt;br /&gt;39.Küba Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;40.Kırgız Cumhuriyeti Ulusal Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;41.Letonya Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;42.Litvanya Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;43.Macar Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;44.Makedonya Bilimler ve Sanatlar Akademisi&lt;br /&gt;45.Academia Mexicana de Ciencias, Meksika&lt;br /&gt;46.Bilimsel Araştırma ve Teknoloji Akademisi, Mısır&lt;br /&gt;47.Moğolistan Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;48.Nijerya Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;49.Özbekistan Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;50.Pakistan Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;51.Academia Nacional de Ciencias del Peru&lt;br /&gt;52.Polonya Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;53.Académie des Sciences et Techniques du Sénégal&lt;br /&gt;54.Sırbistan Bilimler ve Sanatlar Akademisi&lt;br /&gt;55.Singapur Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;56.Slovak Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;57.Slovenya Bilimler Akademisi &lt;br /&gt;58.Sri Lanka Ulusal Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;59.Academia Chilena de Ciencias, Şili&lt;br /&gt;60.Tacikistan Cumhuriyeti Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;61.Türkiye Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;62.Uganda Ulusal Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;63.Venezüella Ulusal Fizik, Matematik ve Doğal Bilimleri Akademisi&lt;br /&gt;64.Yeni Zelanda Kraliyet Topluluğu Akademi Konseyi&lt;br /&gt;65.Atina Akademisi, Yunanistan &lt;br /&gt;66.Zimbabwe Bilimler Akademisi&lt;br /&gt;67.Gelişmekte olan Dünya Bilimler Akademisi (TWAS) &lt;br /&gt;68.Uluslararası Bilim Konseyi (ICSU) Yönetim Kurulu (IAP’de gözlemci kuruluş)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2652437316541085628-171490283444725536?l=evriminayakizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/feeds/171490283444725536/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/evrim-teorisi-ne-zaman-curudu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/171490283444725536'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2652437316541085628/posts/default/171490283444725536'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://evriminayakizleri.blogspot.com/2009/04/evrim-teorisi-ne-zaman-curudu.html' title='EVRİM TEORİSİ NE ZAMAN ÇÜRÜDÜ?'/><author><name>Evrim Bilgen</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='29' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/ScOdQmkX4TI/AAAAAAAAAAw/A3H7wFftOZg/S220/darwin213.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Z69Vz6_w8VU/SdyyVm0gfrI/AAAAAAAAABg/4ER5BbqQkVw/s72-c/corn_diversity.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
